Borges, kitaplara ve kütüphanelere büyük bir tutku besleyen biriydi. Hatta "Cennet’i her zaman bir kütüphane olarak hayal etmişimdir." gibi ünlü bir sözü vardır. Ancak, aynı zamanda kitapların salt sayısının değil, onlarla kurulan kişisel ilişkinin önemli olduğunu da savunurdu.
Benzer bir düşünceyi şu şekilde ifade ettiği biliniyor:
"Bir adam sahip olduğu kitaplardan çok, tekrar tekrar okuduğu kitaplarla tanımlanır."
Borges, çok fazla kitabı olup onları hiç okumayan birinden ziyade, az ama değerli kitapları derinlemesine okuyan birini daha anlamlı bulurdu. Eğer bu sözü biraz daha onun tarzına uygun hale getirmek istersek şöyle diyebiliriz:
"Hakkında konuşamayacağım bir kütüphane yerine, defalarca okuduğum ve hayatımı şekillendiren yüz kitap tercih ederim."
Borges’in eserlerinde ve röportajlarında bu tür bir anlayış sıkça görülüyor. Onun için önemli olan kitap yığmak değil, kitaplarla gerçek bir bağ kurmaktı.
1914 yılından başlayarak, Fransızcayı, Latinceyi, Almancayı, Dışavurumculuğu, Schopenhauer'i, Buda öğretisini, Taoculuğu, Conrad'ı, Lafcadio Hearn'ü ve Buenos Aires özlemini keşfetmemi Cenevre'ye borçluyum. Aşkı, dostluğu, aşağılanmayı ve intiharın ayartıcılığını keşfetmemi de. Anılarda kalan her şey hoştur, talihsizlikler bile.
Bizim gözümüzde, alacakaranlık, ışığını yitirmiştir, yüreğine akşam karanlığının korkusunu düşürmüştür; Venedik'in alacakaranlığıysa güzel ve ölümsüzdür, öncesiz ve sonrasız.