Bireyin mutluluğunu temin eden, toplumla birey arasını bağlayan ve onu topluma kazandıran ailenin kurumsal önemini şu âyet-i kerîme çok beliğ bir tarzda ortaya koymaktadır: "İçinizden kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp, aranızda sevgi ve rahmet var etmesi, Allah'ın varlığının belgelerindendir. Bunlarda bir toplum için ders vardır."
Vahdet-i vücûdu benimseyen bir sûfînin, kainatta Allah'ın varlığından başka bir varlık görmediğine, O'nun dışındaki varlıkların yok hükmünde olduğuna daha önce temas edilmişti. Dünyaya bu gözle bakan bir sûfînin zaten Allah'a ortak koşacak bir nesne ve eşya bulması söz konusu değildir. Baktığı her varlıkta sadece O'nun tecellisini temaşa etmektedir. Söz konusu temaşa ve hayranlıkla hiçbir varlığa uluhiyet isnad edilmediğini de İbn Arabî ifade etmektedir.
Peygamberimiz (s.a.) kahinlere gitmeyi yasaklayınca Ashâb: "Ya Resûlallah, ama onların söyledikleri doğru çıkıyor", deyince Hz. Peygamber şöyle bir açıklama getirmişti: "O doğru sözü cinnî çalıp alıyor ve onu dostunun kulağına fısıldıyor. Ama bir doğruya yüz yalan ekleyerek..."
Simnânî, mezkur mektuplarında İbn Arabî'nin "merd-i azîmu'ş-şân" bir kişi olduğunu kabul etmekle beraber vahdet-i vücûd konusunda hataya düştüğünü, bu düşüncenin galat olduğunu ifade etmektedir.
İlk zahid ve sûfîlere saygı duyan müellif gençlerle, ecnebi kadınlarla semâ meclislerinde bulunmayı haramların en büyüğü olarak nitelemektedir. Sülûk ve tarikat hayatının adâb ve erkânına farz bir ibadete bağlanırcasına sarılmayı da şeytanın tuzaklarından biri olarak değerlendiren İbn Kayyim, bazı tasavvufî anlayışları "haddesenî kalbî an rabbî" gibi kaynaklara bağlama işinde de "Kitâb ve Sünnet'i aşma ile karşı karşıya kalındığına işaret etmiştir.