Afran

TRT'nin sayesinde, sayın bakanların sağlık haberlerini almak öteden beri bizde yerleşmiş bir gelenek. Nedir ki kanıksatacak kadar propaganda kokuyor bu haberler. Hele otuz yıldır değişmeden sürdürüldükleri düşünülürse tekdüzelikleriyle günden güne daha çekilmez bir nitelik alıyorlar. Yurdun bir yerinde bir fabrika mı kuruluyor, fabrikanın yerine Sanayi Bakanını görüyoruz ekranda. Konu hastane ise, Sağlık Bakanını. Fındık dışsatımı ise, Ticaret Bakanını. Sonuç olarak fabrikalar, hastaneler, üretim, geri plana itilip bakanlar öne çıkarılıyor. Demokrasi ile yönetilen bir ülkede görülen hizmetleri bazı kimselere borçluymuşuz gibi bir hava yaratılıyor
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
En doğru, en insancıl doktrinler, uygulamaya geçildiğinde, katı rejimlere, şiddete dönüşüyorsa, sloganlarla yayılan bu türlü düşmanlık duyguları yüzünden dönüşüyor. İnsanlığın kültür kalıtını gereği gibi özümlememiş, sevgiden, hoşgörüden, acıma duygusundan yoksun olanlar, belledikleri düzeyde kalan görüşlerle gerçekten ilerici olamıyorlar. Hâlâ geçmişte yaşamakta direnenler, insanlığın tarihsel gelişimini görmek istemeyenler daha da güçleştiriyor insanlar arasındaki anlaşmayı. Böylelikle insanlığın acıları sürüp gidiyor. Günümüzde hâlâ düşman olabileceğimiz tek şey varsa, o da, yasal haklarını çiğneyerek insanı insana kırdıran düşünce olabilir ancak..
Kimseye düşman değilim ben; kendimi dinlediğim, geriye dönüp baktığım zaman bütün yaşamımda hiç kimseye Ama kimseye düşman değilim diye herkesle dost, barışık da değilim. Aksine, tutkular, sevgiler, dostluklarla dolu olduğu ölçüde, sayısız kavgalar, çekişmeler; kırgınlıklarla dolu geçmiş yaşamım. Beğenmediğim, sevmediğim insanların sayısı, beğendiklerimin, sevdiklerimin çok üstünde. Nedir ki sadece beğenmediğim, sevmediğim, karşı olduğum, yerdiğim insanlar onlar. Hiçbiri düşmanım değil. Onlar bana düşman olsalar bile, ben onlara düşman değilim
Kahve köşelerine, kalabalık yurtlara itilmiş, yaşadıkları kentlerin adım attıkları her yerinde parasızlıkları, ezilmişlikleri yüzlerine vurulan; cinsel bunalımları, okuma, spor gereksinmeleri karşılanmamış bir kuşak bu. Gençliğin bilinçaltında biriken öfkelerini dolduran, taşıran, akıl almaz derecedeki adaletsizlikleriyle hep bu içinde yaşadıkları bozuk düzen. Bu yüzden içinde, kendini kurtaracak, doyuracak inançlarını doğru seçemiyor gençlik. Öfkelerini, yaşam güçlüklerinden doğan acılarını en kısa yoldan kusmasına yardımcı gibi gördüğü sloganlara sarılıyor. Sosyal adaletsizliklerden yararlananlar rahat yaşamlarını, yağmalarını sürdürürlerken; onlar, saplandıkları çıkmazda, bir arada yaşamanın doğurduğu küçük anlaşmazlıkları, çekişmeleri alabildiğine büyültüyorlar; temeldeki sınıf birliklerini unutup sağcı solcu diye birbirlerini boğazlıyorlar... Bu acıların sona ermesi için, bu şiddet ruhunu besleyen toplumsal eşitsizliklerin giderilmesi, ya da giderilmesine girişilmesi, gençliğin de buna inanması gerekiyor. Böyle bir durum ise yok ortada. Varsa bile henüz nutuklarda, kitaplarda...
Moral yargılarını hayvansal bir yaşamın belirlediği, duygularını ilkel içgüdülerin yönettiği insanlar arasında buldum kendimi. Cinsel bunalımları, onur yaraları, öç alma duyguları ya da tarla, otlak anlaşmazlıklarıyla karşı karşıya geliyorlar; çıkarları çatışınca, kovaladıkları avın ardında ormanda karşılaşan yabani hayvanlar gibi, boğazlamaya kalkıyorlardı birbirlerini Haketmedikleri ya da kendilerinin olmayan olmayan bir b şeyi elde etmeye kalkışmanın yersizliğini düşünemiyorlar, haklarını aramak için kanun yollarına başvurmayı akıllarından bile geçirmiyorlardı. Göz koydukları genç kızı dağa kaldırarak elde etmeye kalkıyorlar, o genç kız bir başkasını seviyorsa, sevdiği adamla evlenecek olursa, düğün gecesi damadı vuruyorlar, kahvede atıştıkları kimsenin, damına dönerken yolunda pusuya yatıyorlar, kırk yıllık tarla komşularıyla baltalar nacaklarla kıyasıya kanlı kavgalara girişiyorlardı. Kabil'den ayrılır yanları yoktu bu davranışlarıyla. Araan binlerce yıl da geçmiş olsa hâlâ Kabilin ruhunu saran şiddetin etkisinden kurtulamamışlardı: Hala Kabil gibi kanunsuz, devletsiz yaşıyorlardı.