İnkaların fevkalade bir sistemi vardı, ama onlarda da otorite vardı. Ve Firavunların da bir otoritesi vardı. Ben o tür bir düzen istemiyorum. Benim sıradan insan zekâm, "Bütün bunları zaten yaşadık, ben onu istemiyorum," diyor. Dolayısıyla siz hakikatin ortaya çıkarmış olduğu bir düzenden bahsediyorsunuz. Ben hakikatin gerçeklik alanına giremeyeceğini söylüyorum. Biz onun gerçeklik alanına girmesini talep ederiz ama giremez. Ben bu görüşe bağlıyım. Siz hakikatin gerçeklik alanına girebileceğini ve orada işleyebildiğini söylüyorsunuz, ve başka biri de hakikatin göreceli olamayacak kadar mutlak bir şey olduğunu ve düşünce tarafından, gerçeklik alanında görece bir işlev olamayacağını söylüyor. Sonra bana, işlemezse ve buraya düzen getirmezse hakikatle ilgilenmem diyorsunuz; bunun anlamı ne? O zaman o yabani bir rüya, sadece zevk veren bir fantezi olur.
Görece bir düzen istemiyorum, ben düzen istiyorum çünkü güzel, sağlıklı bir yatakta temiz giysiler içinde uyumanın ne demek olduğunu hiçbir zaman bilemeyecek olan fakir, zavallı adamı görüyorum. Onun hiçbir zaman için doğru dürüst yiyeceği olmadı ve bir insan evladı olarak ben onu görüp şöyle diyorum, "Bu korkunç bir şey! Bir düzen olmalı!" Görece bir düzen değil. Biz tokuz ve o aç.
KRISHNAMURTI: Gençken bir kadını arzu ederim, sonra bir ev arzu ederim. Arzu duyduğum nesneler sürekli değişir.
DAVID BOHM: Tezat budur.
KRISHNAMURTI: Ama arzu devam eder.
DAVID BOHM: Arzu devam eder, ama nesnesi daima tezatlıktır. Arzu bir nesneyle sürmez. O nesneye ulaştığın an başka bir arzu olur. Tıpkı düşüncenin bir şeyden diğerine geçerek sürekli hareket etmesi gibi.
DAVID BOHM: Geçtiğimiz gün sevgiyi ilişki içinde bir hareket olarak tartışıyorduk ama bu ilk başta gerçeklik alanıymış gibi görünürdü, ilişki o alanda olduğu için.
KRISHNAMURTI: Evet, şimdi de o alandadır. Ama hiçlik tamamen farklı bir şeydir. Bundaki ilişkim zamanda ki, değişimdeki, bir aracı başka bir araca dönüştürmede ki bir harekettir. Bu ilişkinin bütünlüğünü gördüğümde, algılayan ve algılananın bir olduğunu, algılayanın olmadığını, sadece algılananın olduğunu gerçekten algıladığımda, bu o alanın bütünlüğünün sonudur.
Sonra da sorarım: "Hepsi sonlandığında ilişki nedir?" Şöyle der, "Önce şunu yap, sonra cevap vereceğim." O Everest'e tırmanmıştır, bense tırmanmadım. Bana o tirmanışın güzelliğini anlatabilir ama ben hâlâ o vadideyimdir. Onun gördüğü manzaraya sahip olmanın hasretini duyarım. Arzu bu yöndedir. O anlatımdan doğan bir arzu, oraya çıkma eyleminin kendisinden değil.
Tırmanmaya gittiğimde arzum yoktur, tırmanışta arzu yoktur. Ama onun anlattığı şeyleri elde etmeye çalışmakta arzu vardır.
İyi işler, iyi davranışlar, iyi lezzetler, iyi gıdalar, iyi düşünceler hepsi gerçeklik alanındadır. Ama iyilik, iyinin esası olan iyilik gerçekliğin alanında değildir.