Kadına yönelik taciz, tecavüz ve şiddet olaylarında, suçun failini göz ardı edip, mağduru suçlu gibi göstermek, toplumun derin yaralarından biridir. Bu yaklaşımla kadını suçlayan zihniyet, aslında hem adalet duygusunu hem de insan haklarını çiğnemektedir.
Bu tür olaylarda, failin eylemi yerine kadının kıyafeti, davranışları ya da bulunduğu yerin sorgulanması, mağduru iki kez cezalandırmak anlamına gelir. Kadının ne giydiği, nerede olduğu ya da ne yaptığı bir saldırıyı asla meşrulaştıramaz. Ancak toplumun belli kesimlerinde yerleşmiş bu algı, olayın sorumluluğunu saldırgandan uzaklaştırarak kadına yükler. Bu durum, kadını suçlayıcı bir tavırla şiddeti meşru göstermeye çalışan, ataerkil yapının bir yansımasıdır.
Bu suçlayıcı tutum, sadece adaletin yerini bulmasını engellemekle kalmaz, aynı zamanda mağdurların sesini kısmalarına, utanmalarına ve yardım istemekten çekinmelerine neden olur. Oysa asıl suçlu olan tacizci, tecavüzcü ya da şiddet uygulayan kişilerdir; mağdurlar değil. Mağdurları korumak ve desteklemek yerine, onları toplum önünde aşağılamak, bir sorumluluk kaçışıdır.
Kadına yönelik şiddet ve cinsel suçlar, bireysel bir sorun olmanın çok ötesinde, toplumsal bir problem olarak ele alınmalıdır. Suçluların sorumluluklarını üstlenmeleri ve hak ettikleri cezaları almaları sağlanırken, mağdurların korunması, onlara şefkat ve destek sunulması gerekmektedir. Suçu mağdurun üzerine yıkan, toplumun bilinçaltına yerleşmiş bu çarpık algı ortadan kaldırılmadıkça, kadınlar güvende olamaz.
Kadına yönelik şiddetin, tacizin ve tecavüzün suçlusu, asla mağdur değildir. Bu suçu işleyenlerin sorumluluğundan kaçmak yerine, toplumsal olarak bu suça karşı durulmalı ve adaletin gerçek anlamda tecelli etmesi sağlanmalıdır. Kadınlar, hayatlarını