"Şanlıurfa'nın Hilvan ilçesinde Atatürk Barajı Gölü kenarında kilim yıkayan köylülerden, çoğunluğu çocuk 7 genç kız, boğularak hayatını kaybetti."
Ajanslar
Sana bir ölümü nasıl anlatmalı?
Zor, hem de çok zor. Bir kadının ölümünü diyelim üstelik.
Bir kadının ölümü her şeyi daha da zorlaştırır bilirim. Şarkıya devam edemezsin, üzümler olgunlaşmaz bir türlü.
Bir kadının ölümünü anlatmaya kalkarsa insan, Eylül ellerine dolanır, dili dönmez, yağmurun değdiği her yerde iz kalır.
Bir küçük kız çocuğun ölümünü nasıl anlatmalı sana?
Dur hemen gitme! Konuşalım. Bana tahammül göster bir parça daha. Bana, yani senin için gecelerden cümleler toplayıp, buket buket aşk saran adama. Bana katlan.
Bir küçük kız çocuğu diyordum. Renkli şapkaları, ojeli parmakları, annesinin topuklu ayakkabısı, pastel boyaları, ip atlarken nefes nefese kalışı, özenle beslediği japon balığı, odasındaki halı, kolundaki yalancı dövme, dondurmanın ellerine akması, sütün dudaklarındaki izi...
Hayır bunlardan söz etmiyordum, hatırladım.
Bir küçük kız çocuğun ölümü değil mi?
Bir göle girsin. Yüzmek için. Yoo çamaşır yıkamak için!
Ama o daha çok küçük, annesi yıkasın. Biz yine mahsuscuktan yüzmek için diyelim. Sonra ayakları yere değmesin, kollarını sallamaya başlasın. Bağırsın, çağırsın, çırpınsın...
Dur daha gitme! Bana biraz daha katlan. Bana, yani senin için vedalar biriktirip biriktirip sonra odasının duvarına asan adama. Bana tahammül et.
Küçük kız diyorum.
Gölde sürüklensin, Gözleri kocaman açılsın. Kafasının suyun üstünde tutacak takati kalmasın sonra. Diplere sürüklensin. Diplere, insansızlığa, insafsızlığa, ıssızlığa, ışıksızlığa, ekmeksizliğe sürüklensin. Ötekileri, bize benzemeyenleri sürüklediğimiz yerler gibi.