Bilim kurgu romanları/filmleri her zaman dikkatimi çekmiştir. Okurken/izlerken zamanımı "kaliteli" geçirdiğim zannına kapılma sebebim, düşündürmesindendir. Birçok duyguyu aynı anda hissederim: Keyif, merak, korku, endişe..
Bu kitap da bana böyle kombo hisler yaşattı. Kitabın hikayesinden kısaca bahsedip detaylara yer vereceğim:
*spoiler*
Kitap bir mucidin zamanda yolculuk etmek için zaman makinesi üretip denemeye koyulmasını ve bu esnada yaşadığı maceralarını anlatıyor.
Bugünlerde sıradan bir kurgu gibi görünen bu içeriğin bir zamanlar (1895 yılında) oldukça ilginç bulunduğuna eminim.
Yazar yedi yüz iki bin yedi yüz bir yılını bakın hangi özellikleriyle anlatıyor:
- Anlaşılan, tek ailelik evler, dahası olasılıkla ailenin kendisi bile ortadan kalkmıştı. Yeşilliğin ortasında tek tük saray benzeri yapılar vardı, ama bizim İngiltere kırsalına özgü konutlar ve kır evlerinden eser yoktu.
'Komünizm,' diye geçirdim içimden.
(32. sf)
- Bu insanların huzurlu ve güvenli bir hayat sürdüklerini görünce, cinsiyetler arasındaki bu yakın benzerliğin beklenmedik bir şey olmadığını düşündüm; çünkü erkeğin gücü ile kadının uysallığı, aile kurumu ve kadın ve erkek mesleklerinin farklılığı, bedensel güç çağının baskıcı zorunluluklarından başka bir şey değildir. Nüfusun dengeli ve verimli olduğu bir yerde çok fazla çocuk doğurmak Devlet'e iyilikten çok kötülük olur: Şiddetin ender görüldüğü ve çocukların güvende olduğu bir yerde verimli bir aileye daha az gerek vardır -aslında hiç gerek yoktur- ve cinsiyetlerin çocuklarının gereksinimleri konusunda uzmanlaşmaları ortadan kalkar. (32)
- Hiçbir yer çitlerle çevrilmemişti, ne mülkiyet haklarını gösteren bir tabela vardı, ne de tarım yapıldığına ilişkin bir belirti; tekmil yeryüzü bir bahçeye dönüşmüştü. (34)
- Birleşmiş insanlık