kitap okuyarak, düşünerek, yeğenlerini avutmağa çalışarak
geçirmişti. İhsan iki gün kadar ateşten, halsizlikten, arka
ağrılarından şikayet etmiş, sonra birdenbire zatürree fevkaladelik
halini ilan etmiş, evin içinde korkudan, telaştan, üzüntüden, bir
türlü ağızlardan düşmiyen ve bakışlardan eksilmiyen
temennilerden saltanatını, o yıkım psikolojisini kurmuştu.
Herkes, İhsan'ın hastalığının verdiği üzüntü ile uyuyor, onunla
uyanıyordu.
Bu sabah, tren düdüklerinin büsbütün başka korkularla kanattığı
uykusundan, Mümtaz gene bu üzüntü ile uyandı. Saat dokuza
yaklaşıyordu. Bir müddet yatağının kenarına oturup düşündü.
Bugün yapacak bir yığın işi vardı. Doktor onda geleceğini
söylemişti; fakat onu beklemeğe mecbur değildi. Herşeyden
evvel bir hastabakıcı bulmak zorunda idi. Ne Macide, ne yengesi
-İhsan'ın annesi- hastanın başı ucundan ayrılmadıkları için,
çocuklar haraptılar.
İhtiyar hizmetçi, Ahmet'le şöyle böyle meşgul olabilirdi. Fakat
Sabiha ile adamakıllı uğraşıcak birisi lazımdı. Onun herşeyden
evvel konuşacak insana ihtiyacı vardı. Mümtaz, bunu
düşünürken, küçük yeğeninin hallerine içinden gülümsedi. Sonra,
eve döndüğünden beri, akrabasına karşı olan sevgisinin daha
başka bir hal aldığına dikkat etti: -Acaba, hep alışkanlık mı? Hep
yanımızdakileri mi seviyoruz?-, dedi.
Bu düşünceden kurtulmak için tekrar hastabakıcı meselesine
döndü. Macide'nin sıhhati de öyle düzgün değildi. Hatta bu kadar
yorgunluğa nasıl tahammül ettiğine şaşıyordu. Biraz fazla
üzüntü, yorgunluk, onu yeniden bir gölge haline getirebilirdi.
Evet, gidip, bir hastabakıcı bulmalıydı. Öğleden sonra da o kiracı
denen derde uğraması lazımdı.
Elbisesini giyinirken -İnsan denen bu saz parçası...- diye birkaç