Hocamın anlattığına göre bu, ırksal hatıralarımızdan
biridir. Ağaçlarda yaşayan uzak atalarımıza kadar uzanan
bir geçmişi vardır. Ağaçları mekan tutan atalarımız açısından, düşme olasılığı her daim var olan bir tehlikeydi. Hepsi
feci düşme deneyimleri yaşamış, son anda bir dala tutunup
kendilerini kurtarmışlardı; birçoğu hayatını bu şekilde kaybetmişti.
Bu şekilde önlenen feci bir düşüş, şok yaratıyordu. Böyle
bir şok da beyin hücrelerinde bazı moleküler değişikliklere
neden oluyordu. Bu değişiklikler sonraki kuşakların beyin
hücrelerine aktarılarak, kısaca ifade edecek olursak, ırksal
hatıralar haline geliyordu.Yani siz ve ben uyurken veya uyku
bastırıp içimiz geçtiğinde, boşlukta düşüyor ve tam yere
çarpmak üzereyken sıkıntı içinde uyanıyorsak, ağaçlarda
yaşayan atalarımızın başına gelenleri ve beyin hücrelerinde
meydana gelen değişikliklerle insan ırkının kalıtsal mirasına
kazınmış şeyleri hatırlamaktan başka bir şey yapmıyoruz
demektir.
Burada bir tuhaflık yok, varsa da içgüdüdeki tuhaflıktan
fazla değildir. İçgüdü, kalıtsal mirasımıza kazınmış bir alış
kanlıktan ibarettir. Bu arada şunu da belirtmek gerekir ki
sizin, benim, hepimizin aşina olduğumuz bu düşme rüyasında asla yere çarpmayız. Yere çarpmak, yok olmak olurdu. Ağaçlarda yaşayan atalarımızın yere çarpanları hemen ölmüştür. Elbette düşüşlerinin şoku beyin hücrelerine iletilmiş,
ama onlar hemen, yani çocuk sahibi olmadan ölmüşlerdi.
Siz ve ben yere çarpmayanların soyundan geliyoruz ve bu
yüzden rüyalarımızda asla yere çarpınıyoruz.