İslâm "fitrî günahtan" masumiyeti; “kurtuluş"tan ziyade saadeti öne sürer.
Kendi amellerinin kesin bir konusu olarak insanın saadeti yada şekaveti tamamen kendi eseridir.
Böyle bir saadet herhangi bir kişinin şefaatine ya da aracılığına bağımlı olmadığı gibi; bir sacrament’in ya da Kilise gibi mistik bir kuruma varlıksal bir katılımın sonucu da değildir. İslâm’da her ikisine de yer yoktur.
İslâm mutluluk için "yerden bitki gibi büyümek" anlamındaki kökten gelen "felâh" terimini kullanır. ilâhî yükümlülüğü yerine getirmekten ibarettir. Bir insan Allah'ın merhametini ve bağışlamasını umabilir; ama tembellikten ya da açıkça meydan okumadan dolayı ilâhî emirleri yerine getirmezse onun merhametine güvenemez. Kaderi ve akibeti tamamen kendisinin bu emirleri ne şekilde yaptığına bağlıdır.Allah’ın idaresi lehte ya da aleyhte değil, âdildir. Adaletinin ölçüsü mutlak surette en hassas ve kusursuz dengeye sahiptir. Onun bu dünyaya ve öteki dünyaya ait mükafât ve cezalar sistemi herkese, ilahî emirlere uyması ya da uymaması durumuna göre hak ettiği şekilde uygulanır.