İnsan temelinin en özü duygularıdır. Bizi cansız varlıklardan ayıran duygularımız, canlı varlıklardan ayıran ise aklımızdır. İnsanın yaşadığı bazı durumlar vardır; hem akılla hem de kalple hissedilir. Bunların en büyüğü, sürekli olanı, belki de bizi en çok yaralayanı ayrılıktır.
Gitmek… Gitmek zorunda kalmak. Kalmak, gidenin ardından bakakalmak. İnsan her şeyden ayrılır aslında; bunu ilk doğumda kendisini besleyen plasentadan, ölümünde kendisini sevenlere kadar süren bir serüvende yaşar. Ayrılık her an yaşadığımız bir olgudur. Sabah kalkarken sıcacık yatağımızdan ayrılırız, bugün dünden ayrılırız, sevdiğimiz kişilerden ayrılırız.
İnsan bu ayrılık sürecinde bazen çok acı çeker, bazen hissetmez bile; bazen çok yıkılır, bazen tırnağı bile kanamaz. Ayrılığı aslında önemli kılan iki nokta vardır: ayrıldığımız şeye karşı verdiğimiz değer ve ona bir daha kavuşup kavuşamayacağımızdır. Bu yüzden insan, bir kişiyi bir daha görüşmemek üzere uğurladığında veya çok güzel geçirdiği zamanı geride bıraktığında, o ana, o kişiye özlem ve hasret duyar; bu yüzden içinde genel olarak acı ve keder vardır.
Peki, ayrılık hayatın bu kadar acı bir noktasıyken, bu kadar içimizdeyken biz onu nasıl karşılamalı, nasıl tepki vermeliyiz?
Fikrimce ayrılık, bizden ayrılmaz bir bütün olduğundan, öncelikle onu kabullenmeyi bilmeli; geçmişe takılı kalmamalı ve önümüze bakmalıyız. Şu anda yaptığımız şeylerin tadına varmalı, ondan ayrıldığımızda değil de ona sahipken değer ve önem vermeliyiz. Sevdiğimiz şeyleri yapmalı, hayatın kısa olduğunu unutmamalıyız ve en çok da o şeyden bir gün ayrılacağım diye, onunla birlikte hayatımıza katacağımız güzel şeylerden mahrum kalmamalıyız.
Ahmet Sait