“Ailenin reisi ekonomik olarak erkektir ve dolayısıyla toplumun gözünde aileyi cisimleştiren de odur. Kadın onun soyadını alır; onun dinine ortak edilir; onun sınıfına ve çevresine ait olur. Onun ailesinin bir parçası, erkeğin yarısı hâline gelir.”
Kitabın dili masalsı olduğu kadar sertti. Hikayeler metaforlarla örülü. Ev, beden, saç, gece, çocukluk, anne, geçmiş gibi imgeler sürekli karanlık bir yerden konuşuyor. Özellikle kadınların geçmişten taşıdığı yükler çok belirgin. Sanki delilik sadece tek bir kadının başına gelen bir şey değil; annelerden kızlara, büyükannelerden torunlara geçen bir acı mirası gibi ilerliyor.
Okurken insanı rahatsız ediyor; çünkü anlatılan delilik uzak bir şey değil, kadınların hayatına sinmiş şiddetin, yalnızlığın ve suskunluğun sonucu gibi hissediliyor. Bu hikayelerde kadının bedeni çoğu zaman kendisine ait bir yurt olmaktan çıkar, başkalarının hüküm sürdüğü bir alana dönüşür. Ev güvenli bir mekan gibi görünürken boğucu bir kapatılma yerine evrilir. Aile, koruyucu bir bağ olmaktan çok geçmişten gelen suskunlukların ve bastırılmış acıların taşıyıcısı hâline gelir.