Yıldızların oyun saati. Akrebin zehri doluyor yelkovanın üzerine. Vakti melekler sırtında taşıyor. Ellerimi gecenin yumuşak karnında gezdiriyorum. Doğmamış çocuğu hissetmeye çalışıyorum parmak uçlarımda. Bir tren garının rutubet kokan odasında, zamansız tarifelere aldanmış, tutkularımızın trenini bekliyoruz. Bir anne ölmüş ya da bir yaprak düşmüş olmalı. Duvarların soğuk yüzünden gözyaşları sızıyor. Ölümün cığlığından korkup, kahkahanın örümcek ağının mağarasına giren bir palyaço kadar çaresiz, duvarın bir köşesine sinmiş başımı ellerimin arasında saklıyorum. yaşlı bir ihtiyarın ellerini andırıyor sokaklar..
Biliyorum gitmeliyim!
Yaşamak bir çarmıh gibi ellerimi acıtıyor. Meryem'in masum soluklarını arıyorum tenha sokaklarda. Sarkık göğüslerinden zehir akıyor şehrin.
Tanrım korkunç!
Iki ile ikiyi her çarptığımızda dört ediyor..
Düşüncelerim, yağmurda kimselerin yürümediği dar sokak gibi ıssız ve karanlıktı. Siyah düşlerimi kimse aydınlığa yormuyor. Burada olsaydın anlatacak çok şeyim vardı. Belki de susardim saatler boyu. Konuşmam gereken hiçbir yerde konuşmadığım gibi. Sokak lambasının odaya vuran yarım yamalak ışığında, birkaç dize şiir okurdum yorgun gözlerimle. Odanın lambasını acmiyorum. Sessizliği fark etmemek için ya da kendimi kaybetmek için soğuk odada..