Aslında birbirimizin gözleri önünde fanileşen, parça parça ölen, gün gün yitip giden, fâniliğe doğru olan hayat eğrisinin bir temsilini oynayan insanlarız.
Fânilik insana ve dünyaya apaçık bir mühür gibi vurulu. Bu mührü okunaklı bulup bulmamak, yazılı olanı söküp sökememek bizim meselemiz.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
İnsanın kendisinde ve ailesinde bu faniliği bu kadar kesin biçimde gözlemlemesi kolay değil. Her günkü değişimi göremeyiz. Ama senelerce hayatımızda kalan ve bizim arada bir gördüğümüz, bazen görüp bazen gözden yitirdiğimiz nispeten "uzak" birilerinde bu değişim daha belirgindir.
Bazı insanlar vardı semtimizde.
Hiç tanımadığım,adını sanını bilmediğim. Aynı semtte oturduğumuz için yolda, durakta, otobüste, pazarda filan karşılaşırdık. Bunlardan bazılarıyla ilk karşılaştığımda ya da onları ilk fark ettiğimde ben çocuktum, onlar da genç. Zamanla ben büyüdükçe, onlar yaşlandı, ben yaşlandıkça onlar görünmez olmaya başladı.
Bir şehrin suyundan içince, o şehri sevmeye başlayacağınızı, Kahire'den Saraybosna'ya ya da Kütahya'ya kadar dünyanın birçok şehrinde işitirsiniz. Yetmez, Ulu Cami'de namaz kılmak, yaşlı esnafıyla, mümkünse eşrafiyla sohbet etmek, otogarında vakit öldürmek de gerekir. Taş Çarşısında çırak çocuklarla konuşmak, bir ana kızın sohbetine kulak vermek de iyi olur. Bunları yapınca ancak, o şehrin gözümüzde canlanmaya başladığını, bir manevi silüetinin belirmeye başladığını görürüz.