yazarların okuyucuyla dünyasını paylaştığı yani baktığı tabloları, esinlendiği şiirleri, izlediği filmleri nesnesi haline getirerek sunduğu anlatıları seviyorum. fakat bunun dışında okurken zihnim sürekli dağıldı bu yüzden tam sevemediğimi hissediyorum ama kendime neyi beğenmediğimi de tam açıklayamıyorum. bazı şeyleri nedensiz beğenmeyiz. bu da onlardan biri sanarım.
küçükken okuduğumda her şeyi anladığımı hissediyordum şimdi üzerine bir paper yazmak için tekrar okudum ve neredeyse hiçbir şey anlamadım. ilk cümle için iyi bir başlangıç olabilir
Küçük PrensAntoine de Saint-Exupéry · Can Çocuk Yayınları · 2015280bin okunma
burada yazarın temas ettiği konuları, çoğu zaman yarım kalmış cümleleriyle ne demek istediğini, dönemin-kendinden sonraki birçok dönemin- fotoğrafını hünerlice çekişini anlatmak istemiyorum. manaların peşinden gidiş her şeyde olduğu gibi yine itidalli olunca güzel. sürekli gürültülü bir zihinle okudum. ne dendiğini gözlerim sayfalar üzerinde gezinirken değil, gece kafamı yastığa koyarken, dışarıda yürüyüş yaparken anladım. başlı başına büyük bir iddia "anladım". tekrarlanan bir örüntü olarak "mektup" üzerine düşündürttü en çok. ilişkiselliğin en güzel formlarından biri bence mektup. insan kendine mektup yazdığında bile iki insan oluyor, zamansallığın oluşturduğu iki insan. dolayısıyla anlaşılmak refleksif oluyor. karakterlerin kendilerini iğreti olarak alımlaması dışında iğreti duran hiçbir şey yoktu. aklımı karıştıran, bulandıran cümleler bile orada olmalıydı. aklım bulanmalıydı. aklım bulandı da. en çok "korkuyu beklerken" ve "babama mektup" hikayelerini beğendim.
acaba toplumun yalnızlaştırmadığı, kendiliğinden yalnızlığı seçen kişileri anlatsaydı nasıl olurdu (toplum yalnızlaştırmadıkça kendiliğinden yalnızlaşan kişiler var mıdır ki). Atay bende nostaljik bir etki bırakıyor. ne yaparsam yapayım aklımda tutamam ne yazdığını. bir yandan iyi, okurken ne olacağını hissediyorum ama bilemiyorum. bu yüzden ikinci defa okumuş olana kadar hep ilk defa okuyacağım. altıncı hissimi geliştirdi. nereden baksan baya iyi bişi.
herkes gibi, çok ünlü alıntısı ile bitireyim kendisini (bilinçdışımdan olacak "bitireyim kendisini" derken yazımı yani kendisini niye bitireyim):
"ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?"
eğer iç ses monoloğunu bırakırsa her şey dağılacakmış gibi bir his. bitmek bilmeyen cümleler, tekrarlayan düşünceler, sürekli analiz eden bir zihne musallat olan o panik hali.. yazardan okuduğum ilk kitap ama son olmaz, diye düşündüm. bizden daha kudretli, daha tam, daha tanrısal (?) olanla karşılaşınca hissedilen o un ufaklık yetersizliğimizden değil, gereksizliğimizin aydınlanmasından geliyor, diye düşündüm. varoluşumuzun yansımasını ötekinde buluşumuz bizi kırılgan yapan asıl şey diye düşünürdüm fakat sanarım bu kırılganlık daha içsel ve kendiliğin özünde olan bir şeymiş. en azından anlatıda böyleydi. Mizantrop (insan nefreti diyebiliriz), Avusturya halkı ve lokantları nefreti, kalabalık, anne-baba nefreti ve yalnızlık nefreti. genel olarak tiksinti, anlamsızlık, boşluk ve nefret. pasiflik ve nefret. ve öfke. niçin zihnimiz hep böyle birini belirler. böyle birileri vardır etrafta. Glenn Gloud gibileri. ve wertheimlerlar da vardır. bu yüzden wertheimlar hiçbir zaman Wertheimer olamazlar. Glenn Gloud gibiler Glenn Gloud gibi olabilirler ama. bu sadece Glenn Gloud müzik okuluna geldiğinde halihazırda dahi olduğu için "kendi olabilmesi" anlamına gelmez bence. o, dışarıyı reddetti ve içeride tutarlı bir hayat yaşadı. wertheimer ise olasılık aynalarından Glenn Gloud aynasına takıldı ve oradaki gölgesini kendisi sandı. kendisinin bütününü hiçbir zaman ele geçiremeyeceği Glenn Gloud'un bütünü sandı. en azından bir şeyler sandı ya anlatıcıya ne demeli ! pasif, gözlemleyen, hayalet tanıklık. ne kadar da ortak noktamız var. kendine tutunamamak. kendini diğer iki kişinin ilişkisinde bir üçüncü olarak analiz etmek hem de laf arasında. başkalarının hikayeleriyle hayatta kalan, bir çeşit savunma ya da elde yaşamak için kalan son taktik. kim olduğumuza dair deneyimlerin
Bitik AdamThomas Bernhard · Yapı Kredi Yayınları · 20261,929 okunma
kurguya olan ilgim dışında bir psikoloji öğrencisi olarak ikinci bir dikkat nazarıyla okudum bu eseri. tüm bunların yaratıcının şifa diline olan şahitlik sürecini dile getirme çabası olarak nitelendirilmesi anlatıyı daha da değerli kılıyor. bir terapide neler konuşulduğunu, nasıl hissedildiğini, sürecin başta, ortada ve sonda nasıl olduğunu; karmaşık, komik, ürkütücü ve destekleyici anların nasıl gözüktüğünü hem terapistin hem de danışanın ruhsallığında çekilmiş fotoğraflarıyla görebiliyoruz. terapistin ve danışanın zihnine eriştiğimiz ve yine de onların ritminin ötesine geçemediğimiz bir yolculuğa çıkıyoruz. meseleler
Hesse ve Jung okurken hissettiğim dehşet ve kaybolmuşluk danışan Ahu’nun alt katlarındaki gezintilerinde kendini yine hissettirdi. fakat bu sefer üst katların ve mürebbi’nin yoldaşlığına güvenmenin verdiği bir esenlik hissi de eklendi zihin ve duygu repertuarıma. alan dışı okuyucular için hem tanıtıcı hem de keyifli ve öğretici, alan içi okuyuculara ise kavramların ve teorinin kurguya sindirilmiş haliyle tali bir pratiğini göstermesi bakımından önemli bir eser olduğunu düşünüyorum. yazarın karakterlerin mahremiyetine olan özenini anlamakla birlikte çoğu yerde daha fazla ayrıntı ve daha fazla bakış açısı istedim. fakat bu terapinin doğasına aykırı olurdu. mevzu odadaki danışanın anlatısına bağlı olan gerçekliktir. danışan ve terapistin gerçekliğine ek olarak burada üçüncü bir gerçeklik katmanı olarak anlatıcının gerçekliği de vardı.
sayfaların bu kadar hızlı akması ve sürükleyici olması tarif edemediğim bir rahatsızlık uyandırdı bende. sanarım kendi deneyimim açısından tek eksiğin bu olduğunu söyleyebilirim. söze döküldüğü kadarıyla niyetlenen aktarımın maharetle gerçekleştiğini hissetmekle beraber biraz daha muğlak ve daha derin bir yapıyla karşılaşmış