Rus edebiyatın destansı bir roman serisini bitirdim. Yazar Rusya’da Don ve Dinyeper nehirleri arasında yaşamış olan ve geçmiş yüzyıllarda Stenka Razin, Pugaçev gibi ünlü isyancılarla Rus çarlarına isyan edip eğitimsiz Rus köylüsünü de kolaylıkla yanına alan ve geçmişten 20. yüzyıla isyankâr bir halk olan, savaşçı Kazak halkını ve onların yaşamlarını tanıtarak romana başlıyor. 1914 öncesi Rusya’yı, dünya savaşında Rus toplumunu ve köylüsünü, ihtilali, Don Kazaklarının Beyazlar ve Kızıllar arasında kalma ikilemiyle beraber, ayrı bir devlet kurma mücadelesine atılmalarını ele alıyor. Roman her yönüyle destansı bir eser. İlk cildini 23 yaşında yazmış Şolohov ve eleştirmenler inanamamışlar. Doğayı, insanı, yaşamı, savaşı, ölümü, aşkı, umudu ve insanın küçük bir umudun peşinden gitmesini bu kadar güzel anlatan bir romancı çok az okudum. Bu romanı ve Kazakların yaşamını okurken sanki Don nehri kenarında bir halkın hayatını değil de Anadolu’da Kars’ta ve Erzurum’da bir köyde hissettim yer yer kendimi. Aslında toplumların ve insanların bir birlerine pek çok yerden benzediğini ve sevinçlerin, hüzünlerin ve yaşamların ne kadar benzer olabileceğini anladım. Mihail Şolohov yazar olarak Yaşar Kemal’in de en çok etkilendiği isimlerden birisi. Bu romanı okurken aslında Yaşar Kemal’i ne kadar derinden etkilemiş olduğunu şimdi daha iyi anladım. Yaşar Kemal İnce Memed’i, Anadolu’yu , Türk insanını anlatırken ve Bir Ada Hikayesi roman serisinde savaşlardan, ölümlerden ve kırım’lardan sağ kalanların bir adada yeniden hayata tutunmalarını bize aktarırken Durgun Don romanlarından çok fazla etkilenmiş belli ki. Kafkas cephesini ve orada savaşan insanların hikayelerini anlatırken aslında Şolohov’un romanlarındaki askerlerin, Kazak kadınları ve erkeklerinin umutlarını ve hayalkırıklığını