Kütüphanelerin önünden geçerken kendini tutamaz: "İşte nadanların akıl ambarı!" diye gülümserdi. Onun düşüncesine göre, kitaplar "gerçeğin" üstüne gelişigüzel yığılmış birtakım zarif, süslü, kıymetli kerpiçlerdi. Bu kerpiçleri toplayıp bir tarafa atmayan, mümkün değil, gerçeği göremezdi.
Gerçek kitapta değil, hayatın kendisindeydi. Kitaba inanan esir olur, zihni durur, kafası kerpiçleşirdi. Halbuki, ancak,her gün değişen, hiçbir tasarımın dar çerçevesine sığmayan hayat, okunmaya değerdi. Hayatın her adımında binlerce gariplik, binlerce sır, binlerce dalavere gizliydi. İlim, hikmet, bilgi, felsefe, irfan, hep hayatın içindeydi. Meselâ, elli senedir dolaşmakla bitirmediği şu İstanbul, "bir milyon küsur sayfalı" kocaman bir kitaptı. Sokaklarında, çarşısında, pazarında gezen her adam da başlı başına ayrı bir dünya, ayrı bir kitaptı. Bu kitapların hepsini okumaya kalkmak, okyanusları içmek kadar imkansızdı; yalnız bir tanesinin bir bölümünü süzebilen insan, şüphesiz büyük bilgi sahibi olurdu...