Babam vefat ettikten sonra bir aile dostumuz bana bambaşka bir vesileyle, kızım doğduğunda ona gönderdiğim mesajı hatırlattı. Ne yazdığımı tamamen unutmuştum. Bana onu gösterdi, şöyleydi: R. doğdu. Ne yapacağımı bilmiyorum. Sonra tabii ki bebekle ilgili tüm ayrıntıları içeren yeni, coşkulu bir mesaj paylaşmıştım. Ama yine de ne yapacağımı bilmiyorum. Kızım doğmuştu, bu sıradışı bir olaydı, normal düzenin dışında, sıradan günlerin dışındaydı, onları altüst etmişti. Ve kimse bana çiçeği burnunda bir baba olarak ne yapmam gerektiğini öğretmemişti. Eğer gönderebileceğim biri olsaydı, bugün kesin benzer bir mesaj gönderirdim.
Babam öldü. Ne yapacağımı bilmiyorum.
Günlerle ve gecelerle ne yapacağımı bilmiyorum, özellikle öğle sonralarıyla ne yapacağımı hiç bilmiyorum, üzüntü oralara saklanır, kımıldamayan bir kedi gibi, öylece durur ve sana bakar, odanın ortasına çökmüş bir manda gibi, etrafından dolaşmanın hiçbir yolu yok.
Yazlarla ne yapacağımı bilmiyorum, onlar babamla, annemle, evle ve bahçeyle ilintiliydi, durmadan ortaya çıkan tüm anılarla ne yapacağımı bilmiyorum, geçmişle ne yapacağımı bilmiyorum, gelecekteki günlerle ne yapacağımı da.
Babamın kıyafetleriyle ne yapacağını bilmeyen ve onları hala her hafta yıkayan annemle ne yapacağımı bilmiyorum.
İleride ortaya çıkacak tüm sorularla ne yapacağımı bilmiyorum.
Ölürken ellerini tutmak önemli, diyorum kendisi de babasını kaybeden bir arkadaşıma. Daha sonra bırakmak da önemli, cevabını veriyor kısa bir sessizlikten sonra.
Babam omuzlarında tonlarca geçmiş taşıyan bir Atlas'tı. Şimdi, o aramızdan ayrılınca, tüm o geçmişin çatırdayarak üzerime usulca yıkıldığını, beni tüm öğle sonralarının arasına gömdüğünü hissediyorum. Çocukluğun sessizce yıkılıp dağılan öğle sonraları. Ve yardım için çağıracağım kimsem yok.