Bir arkadaşım babası öldüğünde öyle aman aman bir üzüntü hissetmediğini, hatta bu yüzden kendisi için biraz endişelendiğini anlatmıştı. Bir hafta geçmiş, sonra bir ay, sıradışı pek bir şey yokmuş, evet, aklına gelmesine geliyormuş, kendini mutlu hissetmiyormuş, ama buna gerçek bir üzüntü denir mi - hayır. Sonra bir sabah, dedi, gözlerimi açtm ve, inan bana, acıdan kalkamadım. Sanki ağır bir levha ya da bir taş göğsümü sıkıştırmış gibiydi, nefes alamıyordum, beni aniden öyle bir çarptı ki, babamın artık hayatta olmadığını sanki ancak o zaman anladım. Ta ikinci yıl bir nebze hafifledim, dedi.
1989 yılında kırk beş yaşındaymış, şimdi sadece kırk beş derdim.Duvarın yıkılması ve 90'ların kıyma makinesine girmek, birkaç kuşağı eski yaşamlarından kopardı. En büyük darbeyi, sanırım, anne babalarımızın kuşağı aldı. İşlerini kaybettiler, işletmeler kapandı, sahipleri değişti, daha uyanık olanlar cesurca asla geri ödemeyecekleri krediler çekti.
Güya her şeyi doğru yapıyordu ama sonunda ortaya hiçbir şey çıkmıyordu. Ve bu, onun beceriksizliğinden ziyade, o dönemin karanlık düzeninin bir göstergesiydi.
Baba Odysseus ancak oğlu yirmi yaşını doldurup reşit olduğunda ortaya çıkar. Benzer bir durum sosyalizmin mevcut babalarıyla bizim kuşağımızın başına da gelmişti. Yine de Telemakhos'un hiç kimseyi babasını sevdiği kadar sevdiğini sanmam. Tıpkı yanımızda olmayanları sevdiğimiz gibi. Gerçekten de, Odysseus'un sadakatini sınamadığı tek kişi Telemakhos'tur.
Yokluk aslında tüm dünya kültürlerinde babaların bir özelliği değil midir? Onlar ya cephededir ya hapishanede, ya altın postun peşindedir ya da adalarda perilerle eğlenirler, ya ev dönüşü fırtınaya yakalanırlar ya da dünyanın meyhanelerine takılırlar, ya bir yerlerde gurbet ellerde para kazanırlar ya da sadece canları eve gelmek istemez ...