Kitabı okurken kendimi 50lerin siyah beyaz amerikan bilim kurgu filmlerinden birisini izliyormuş gibi hissettim ya da uzunca bir alacakaranlık kuşağı bölümü izler gibi.
Görünüşte bir uzaylı hikayesi ama özünde kendine yer arayan, sesini duyurmaya çalışan bir "adamın" öyküsü.
Bilim kurgu kitabı gibi görünse de yalnızlık, kırılganlık, yabancılaşmayı ve çok daha fazlasını anlatıyor kitap. insanlığın uzaya ilk adımlarını attığı, teknolojinin ve bilimsel merakın en coşkulu dönemlerinden birinde yazılmış. Ancak dönem yazarının aksine, uzaylı karakterimiz newton içe dönük, incinmiş, hatta zarif bir varlık olarak resmedilmiş, ırkının gezegenine verdikleri zarar bakarsak onların aksine bir karakter oluşmuş.
Kitap ilerledikçe Newton’un iç dünyası derinleşirken, onun yalnızlık, korku, suçluluk ve aidiyet arayışı gibi temel insanlık duygularını taşıdığına da tanıklık ediliyor. Kendisini insanlardan biri gibi hissediyor ki belki de en acı veren şey bu onun için; kendini anlatamamak ve anlaşılamamak.
Kitapta en çok ilgimi çeken şeylerden birisi de alkol unsuru. İlk başta alkol (özellikle cin) ona yabancı, sonrasında ise kaçışın, uyuşmanın bir simgesi haline geliyor. Alkol alışkanlığı, Newton'un zihinsel dönüşümünü temsil ediyor. Ayrıca televizyon düşkünlüğü de cabası.
Tevis, uzaylı bir karakter üzerinden, insana dair en temel soruları soruyor: Anlaşılmak ne demek? Yalnızlık evrensel midir? Kendini kaybetmek için başka bir gezegene mi gitmek gerekir?
Keyifle okuduğum kitabın filminin de olduğunu yeni öğrendim. ilk fırsatta izleyip aynı duyguları yaşatıp yaşatmadığını görmeyi umuyorum.
"Unutmak diye bir şey yoktur!" demişti, "Ne kadar debelensen de sadece unuttuğunu zannedersin ve unuttum dediğin şeyler zaman gelir kılık değiştirerek çıkar karşına. Yumurtadan çıkan kuşlar gibi ruhunu delik deşik ederek çıkarlar hem de.