Maeglin

48 saatlik uykusuzluk, bir ömürlük bağlılık
Puan vermedi
Kitap bittiğinden beri hissettirdiklerini kafamda evirip çeviriyorum, o yüzden ilk baştaki heyecanımı biraz daha açarak anlatmak istedim. Kitap bana o kadar doğal ve hesapsız yazılmış geldi ki, sanki yazar oturup kitap yazmaya çalışmamış da, bir gece dost meclisinde başından geçen acayip ve duygusal macerasını anlatmış gibi. Antonio ve babasının hikayesi, o mecburi uykusuzluk yolculuğu, aslında modern dünyadaki görünmez ailevi mesafeleri gayet güzel özetlemiş. Yıllarca aynı evin içinde yaşayıp, birbirinin yüzüne bakıp ama aslında birbirini hiç tanımayan ne çok baba ve oğul var. İşte bu kitap, o 48 saatlik uykusuzluk sınırında, koruma kalkanlarının ve toplumsal rollerin nasıl un ufak olduğunu gösteriyor. Antonio babasını hata yapmayan, güçlü ebeveyn rolünden çıkarıp zaafları, geçmişi ve pişmanlıkları olan birisi, belki de arkadaşı olarak görmeye başlıyor. Baba da oğlunun artık çocuk olmadığını, ayakları üzerinde duran bir birey olduğunu fark ediyor. Marsilya sokaklarında, sabahın üçünde, o tekinsiz ama bir yandan da büyüleyici atmosferde yaptıkları yürüyüş hayatı sorgulattı. Hepimiz ne ara bu kadar büyüdük, ne ara anne babamızla aramıza o kalın duvarları ördük diye düşünmeden edemedim. Kitapta öyle anlar var ki, arasındaki sessizlik bile çok şey anlatıyor. Uykusuzluktan gözlerinin sızladığı, zihinlerinin bulandığı o raddede verdikleri sırlar, konuştukları konular o kadar sahici ki, sanki ben de o sokaklarda arkalarından yürüyormuşum gibi hissettim. Son sayfalarda ve sonsözde göğsüme bir öküz oturdu derler ya, tam olarak öyle oldu. İçimdeki o buruk ama bir yandan da sıcacık hisle kitabı kapattığımda, direkt babamı aramak, sadece sesini duymak istedim. Çünkü bu kitap insana zamanın ne kadar hızlı aktığını ve sevdiklerimizle, eğer yitmişse ya da soluklaşmışsa,
1000Kitap
Sabahın ÜçüGianrico Carofiglio · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20254,095 okunma
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Ölümün karşısında dimdik durmak
Puan vermedi
Adını ilk defa duyduğum Dino Buzzati ve Tatar Çölü’nü kitap klübümüz seçti. Sanırın bilerek ve isteyerek okuduğum ilk İtalyan yazar kitabı oldu. Kitabı genel olarak sevdim, yazarın kurduğu o tekinsiz ama bir yandan da aşırı durağan atmosfer gerçekten başarılıydı. Drogo’nun o uçsuz bucaksız çölün kıyısındaki kaleye atanmasıyla başlayan hikaye, insanın içini tuhaf bir melankoliyle dolduruyor. Hiç gelmeyen bir düşmanı bekleyen askerlerin hayatlarını nasıl tükettiklerini, rutinin içinde nasıl kaybolduklarını okurken, "acaba biz de hayatlarımızda hayali orduların gelişini mi bekliyoruz?" diye sordum. Zamanın akıp gidişini ve insanın bir şeyleri başarma arzusunun nasıl yavaş yavaş bir alışkanlığa, eylemsizliğe hatta onu bedenini ve ruhunu yiyip bitiren bir hastalığa dönüştüğünü anlatış biçimi kesinlikle çok felsefi ve derin. Diğer taraftan kitap beni o kadar derinden sarsmadı veya hayatımı değiştirmedi. Evet, verilmek istenen mesajı, o varoluşçu sancıyı ve durağanlığın yarattığı o gerilimi çok iyi anladım. Fakat bir noktadan sonra biraz fazla tekdüze bir hal almaya başladı. Drogo'nun kaledeki o bitmek bilmeyen günleri, içsel monologları bir süre sonra kendini tekrarlıyormuş hissi verdi ve sayfaları çevirirken biraz sabretmem gerekti. Beklentimi çok yüksek tuttuğum içindir belki de, sonuçta en çok okunan İtalyan yazarlardan birinin kitabını oluyordum. Neyse ki bu tekdüze anlatım Drogo'nun ölümün karşısında dimdik ayakta çıktığı finalle sonlandı. Kısacası, edebiyat tarihine neden geçtiğini görebildiğim, iyi yazılmış ve kesinlikle şans verilmesi gereken bir kitap oldu ama mutlaka okuyun diye arkadaşlarıma önereceğim bir kitap olmadı.
1000Kitap
Tatar ÇölüDino Buzzati · İletişim Yayınevi · 201819,9bin okunma
Puan vermedi·224 syf.··
Beğendi
·
2026 24. kitabı
Dövüş Kulübü, modern dünyanın, tüketim çılgınlığının ve kimlik arayışının yüzümüze tokat gibi çarpan en sert hikayelerinden biri. Kitabın vermek istediği mesaj, sistem eleştirisi ve yeraltı edebiyatının o karanlık, pis kokulu atmosferi kesinlikle çok başarılı. Tyler Durden’ın o meşhur felsefesi, her satırda insanı güncel hayatın acı gerçeklerini sorgulamaya itiyor. Buraya kadar her şey harika. Ancak ortada çok büyük bir "ama" var; David Fincher’ın filmi. Eğer benim gibi Dövüş Kulübü'yle ilk kez beyaz perdede tanıştıysanız, Brad Pitt’in o karizmatik Tyler Durden performansını izlediyseniz, Edward Norton’ın o tekinsiz oyunculuğuna hayran kaldıysanız ve yönetmenin o kaotik, karanlık görsel dilini bir kez soluduysanız; kitap ne yazık ki o enerjiyi tam olarak veremiyor. Film hikayeyi öyle bir ritimle, öyle bir müzikle ve kurguyla işliyor ki, zihninizde adeta dinamit patlatıyor. Kitabı okurken o enerjiyi yakalamayı bekliyorsunuz ama Palahniuk’un tarzı daha kesik, daha minimalist ve bazen daha donuk kalıyor. Filmdeki o hızı, o patlama anlarını sayfalarda ararken "Evet, mesaj çok güzel ama filmden aldığım coşku nerede?" diye sormadan edemedim. Kötü bir kitap kesinlikle değil, aksine çok güçlü bir metin. Ama sinemanın o büyüleyici gücü, bu sefer edebiyatın önüne geçiyor ve kitabın enerjisini biraz gölgeliyor. Kısacası; Dövüş Kulübü kitabını okumak, çok lezzetli ve felsefi bir yemeği sakin sakin yemek gibi. Ama filmi izlemek, o yemeği havai fişekler eşliğinde bir festivalde yemek gibi bir şey. İlk önce festivali deneyimleyince, sakin bir masada oturmak insana o eski heyecanı vermiyor işte. Yine de Tyler'ın dediği gibi: "Sahip olduğun şeyler, sonunda sana sahip olur." En azından bu mesajı bir de yazarın kendi kelimeleriyle okumak güzel bir deneyimdi.
1000Kitap
Dövüş KulübüChuck Palahniuk · Ayrıntı Yayınları · 202011,4bin okunma
Puan vermedi·320 syf.··
Beğendi
·
2026 20. kitabı
Dürüst olayım, bu kitabı elime alırken "Aman be, ekran süremizi azaltmamız gerektiğini anlatan bir kişisel gelişim kitabı" diye düşünmüştüm. Ama okumaya başlayınca işin rengi çok değişti. Kitap resmen insanın suratına soğuk su çarpıyor. Genelde bu tarz yazılarda iraden zayıf, telefonu bırakamıyorsun, odaklanmayı öğrenmelisin diyerek suçu kişiye atılır. Hari ise tam tersini söylüyor, Diyor ki; senin dikkatin bozuk değil, dikkatin çalındı. Silikon Vadisi’ndeki bir sürü zekasını kötüye kullanan insanın, ekran başında bir saniye daha fazla kalman için tasarladığı sistemlere karşı tek başına, iradeyle savaşman imkansız gibi bir şey. Yıllardır hepimiz "iradem zayıf, odaklanamıyorum, neden iki sayfa kitap okuyup hemen telefona sarılıyorum?" diye kendimizi suçlayıp durduk. Ama Hari, binlerce mühendisin bizim zaaflarımız üzerinden para kazanmak için gece gündüz çalıştığı bir dünyada, sadece iradeyle ayakta kalmanın imkansız olduğunu çok güzel anlatmış. Kitaptaki "izleme ekonomisi" bölümlerini okurken hem gerildim hem sinirlendim. Bizim her hareketimizin bir veriye, o verinin de paraya dönüşmesi; algoritmaların bizi sürekli kızgın veya üzgün tutarak ekrana bağlaması gerçekten korkutucu. Bu gerçekle yüzleşmek, bir laboratuvar faresi gibi manipüle edildiğimizi anlamak insanın canını sıkıyor haliyle. Kitap sadece sosyal medyadan da bahsetmiyor. Beslenme şeklimizden uyku düzenimize, hatta çocukların oyun oynama alanlarının daralmasına kadar her şeyin odağımızı nasıl parça parça ettiğini anlatıyor. Özellikle akış halini nasıl kaybettiğimizi anlattığı kısımlar beni çok etkiledi. Hepimizin içinden geçen o modern zaman yorgunluğunu çok iyi özetleyen bir kitap. Kitap bittikten sonra insanın telefonuna bakış açısı değişiyor. Bildirimler artık birer haberci değil de, dikkati çalmaya
1000Kitap
Çalınan DikkatJohann Hari · Metis Yayınları · 20245,3bin okunma
7/10
·385 syf.··
Beğendi
·
2026 18. kitabı
Sezgin Kaymaz’ın o kendine has dünyasına bir kez girdin mi, oradan kolay kolay çıkamıyorsun. Farfara da tam olarak böyle bir kitap. Kurgunun işleniş biçimine bayıldım. Hem birbiri ile bağlantılı, hem hepsi bağımsız ayrı bir konu işler gibi yazılmış kişiler ve hikayeleri, yaşadıkları. Lucky okduğum zaman gibi, acaba bunları ortak bir noktada nasıl birleştirecek yine dedim, çok da güzel şekilde birleşmişler valla. Sonunda her şey ve herkes müthiş bir uyumla birbirine bağlanıyor. Hiçbir karakter havada kalmıyor, hiçbir olay öylesine anlatılmış hissi vermiyor, her bir parça o büyük ve anlamlı resmin vazgeçilmez bir ögesi haline geliyor. Karakterlerin derinliği ve gerçekçiliği ise kitabın kalbini oluşturuyor. Farfara’daki insanlar sadece kağıt üzerinde birer isim değil. Sanki sokağa çıksak, bir köşe başında onlardan biriyle karşılaşacakmışız kadar canlı ve kanlılar. Yazarın bu karakterleri birbirine bağlama şekli, hayatın içindeki o tuhaf ama güzel rastlantıları anımsatıyor. Kitap bittiğinde, o insanların bir yerlerde hala yaşamaya devam ettiğine inanmak istiyor insan. Sadece olay örgüsüyle değil, okura bıraktığı hisle de çok güçlü bir kitap. Eğer hayatın içinden, hem şaşırtan hem de o kurgu becerisiyle hayran bırakan samimi bir hikaye arıyorsanız, Farfara kesinlikle doğru tercih.
1000Kitap
FarfaraSezgin Kaymaz · İletişim Yayınları · 2023436 okunma