David Hume’un Din Üstüne kitabını okurken en çok dikkatimi çeken şey, Hume’un doğrudan “Tanrı yoktur” gibi kaba bir sonuca gitmek yerine, insan aklının nasıl çalıştığını ve nerelerde sınırlarına çarptığını göstermeye çalışması oldu. Kitap boyunca beni en çok etkileyen taraflardan biri, bilinmeyeni hemen metafizikle doldurma eğilimimizi sorgulamasıydı. Çünkü bana göre de insan, açıklayamadığı her boşluğu doğrudan “tanrısal”, “metafizik” ya da “zorunlu bilinç” kavramlarıyla doldurmaya çok yatkın. Hume burada oldukça güçlü bir şekilde, sınırlı deneyimimizden sonsuz sonuçlar çıkaramayacağımızı gösteriyor.
Özellikle tasarım argümanına yaptığı eleştiriler oldukça dikkat çekiciydi. Bir ev gördüğümüzde mimar sonucuna ulaşmamızın sebebi bunu deneyimlemiş olmamızdır; fakat evrenlerin nasıl oluştuğuna dair hiçbir deneyimimiz yok. Bu yüzden “düzen varsa tasarımcı vardır” çıkarımının zorunlu bir sonuç değil, en fazla bir analoji olduğunu söylemesi bana oldukça mantıklı geldi. Benim açımdan burada önemli olan nokta, Hume’un düzen fikrini tamamen reddetmesi değil; analojinin sınırlarını göstermesi. Çünkü gerçekten de evreni neden yalnızca bir makineye benzetiyoruz? Neden bir organizmaya, bir canlıya ya da kendiliğinden gelişen doğal süreçlere benzetmeyelim? Hume’un özellikle “üreme” örneğini öne çıkarması burada çok güçlüydü. Çünkü deneyimimizde aklın üremeden doğduğunu görüyoruz ama üremenin akıldan doğduğunu gözlemlemiyoruz.
Kitabı okurken benim aklıma gelen ve ayrıca önemli bulduğum noktalardan biri de saat-saatçi analojisiydi. Tasarım argümanında genellikle “Saat varsa saatçi vardır” örneği kullanılıyor; fakat burada “saatçi” ile tam olarak neyin kastedildiği bana problemli göründü. Eğer yalnızca saati fiziksel olarak yapan ustadan söz ediliyorsa, bu durumda yalnızca mekanik
İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma benim için sadece bir felsefe kitabı değil, düşünme biçimini inceleyen bir zihinsel analiz kitabı gibi ilerledi. Kitabı çok hızlı değil, uzun zamana yayılan kısa okumalarla ilerlettim çünkü birçok düşünceyi sindirmeden geçmek istemedim. Özellikle nedensellik, deneyim, istem ve metafizik üzerine kurduğu sorgulamalar beni sürekli düşündürdü.
Hume’un en güçlü tarafı bana göre doğrudan “hakikat budur” demesi değil; insan zihninin neden bazı şeyleri doğru kabul ettiğini sorgulamasıydı. Özellikle “insan zihninin hammaddesi deneyimdir” benim hayata dair ön kabulüm gibidir diyebilirim.
Kitap boyunca en çok dikkatimi çeken şeylerden biri nedensellik problemiydi. Başta bilardo topu örneğini anlamakta zorlandım çünkü fiziksel sonucu zaten bildiğimiz için bunu doğal kabul ediyoruz. Fakat daha sonra Hume’un amacının fizik açıklamak değil, zihnin neden-sonuç ilişkisini nasıl kurduğunu sorgulamak olduğunu fark ettim.Bir olayın diğerini zorunlu olarak doğurduğunu doğrudan görmediğimizi; aslında tekrar eden deneyimlerin zihinde alışkanlık oluşturduğunu söylemesi oldukça etkileyiciydi. “Nedensellikteki zorunlu bağ doğada değil, zihnin alışkanlık üretmesinde olabilir” düşüncesine kanaat kıldım.Bu düşünceyi istem ve beden ilişkisine de uyguladım. “Kolumu kaldırmak istiyorum” hissi ile kolun gerçekten hareket etmesi arasında doğrudan gözlemlediğimiz şeyin yalnızca ardışıklık olduğunu fark etmek, istem kavramı üzerinde biraz daha durmam gerektiği düşündüm.
Kitabın bana öğrettiği diğer bir güzel sözde “bilge insan inancını delile göre ayarlar” düşüncesi oldu. Felsefe seven herkese tavsiye ederim.
Felsefeye ilgi duyan biri olarak, kitabın başlangıç kısmı konuya dair güçlü bir etki yaratarak beni içine çekti. Savaşı yalnızca polislik, siyaset ya da devlet figürleri üzerinden değil; daha çok insan doğası temelinde ele alması oldukça anlamlı ve ikna ediciydi. Birçok filozofun savaşın inkâr edilemez bir gerçek olduğu ve savaşsız bir toplumun hiçbir zaman var olmadığı yönündeki düşüncelerini öğrenmek benim için yeni ve dikkat çekici bir bakış açısı sundu.
Özellikle Sokrates öncesi doğa filozoflarının dile getirdiği, “varlığın vazgeçilmez unsuru” anlayışının hem doğaya hem de insan doğasına uygulanabilir olması, kitapta benim için en kalıcı fikirlerden biri oldu.
Kitabın ikinci kısmında ise Kutadgu Bilig üzerinden Türklerin savaş anlayışının ve dinamiklerinin incelenmesi oldukça başarılıydı. İlgili bölümlerin seçilerek açıklanması, konunun daha anlaşılır hale gelmesini sağlamış. Bu yönüyle eser, Türk tarihi ve özellikle Türk savaş anlayışı üzerine okumak isteyenler için oldukça iyi bir başlangıç kitabı niteliğinde. Herkese keyifli okumalar.
Freud'la tanışmak için iyi bir kitap oldu. Freud'un geliştirmiş olduğu kavramları ve yapmış olduğu çalışmaları detaya girmeden anlatarak merak uyandırması açısından oldukça başarılı. Freud okumaya başlayacak olanlara öneririm.
Ne Mutlu Türküm Diyene.
Her okuduğumda hakkında yeni bilgiler edindiğim ve edindiğim her bilgi ile saygımın hayranlığımın ve ilhamımı bir kere daha arttırmayı başaran bir isim o; Mustafa Kemal Atatürk.
Kitabın içeriğini anlatmaya değerlendirmeye gerek bile yok kitabın en güzel yanı ise Yılmaz Özdil'in konuştuğu gibi yazmış olması tekdüzelikten uzak, akıcı ve okuması çok keyifliydi.
Diğer alanlarda yapmış olduğum okumalarım ile birleştirince M.K. Atatürk'ün çok anlamlı olan bir sözü sizinle paylaşmak istiyorum.
İnsan, evren, hayat, felsefe, bilim, doğa gibi konularda okuma yapanların bana katılacağını düşünüyorum.
"Doğa önünde insan bir hiçtir."
Bundan sonraki okumalarımda bu sözü zihnimdeki bir önsöz olarak kabul ederek okumalarıma devam edeceğim kesindir.
Bu kitabı M. K. Atatürk'ün hayatını, fikirlerini, olaylar karşısındaki tutumlarını, yapılmış olan haksız eleştirileri hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler kesinlikle değerlendirmelidir.