19. ve 20. yüzyıl Avrupa devletleri, bir tarafta akıl, bilim, inanç özgürlüğü ve çoğulculuk fikirlerini savunurken diğer tarafta İslâm dünyasını, Afrika'yı, Hint alt kıtasını, Asya'yı ve dünyanın diğer bölgelerini sömürmekte bir beis görmediler.
Bir şehir modern, teknolojik, kalabalık, kozmopolit vs. olabilir ama bu, o şehirde yaşanan hayatın Medenî olduğunu ispatlamak için yeterli değildir. Şehir sakinlerinin Medenî olup olmaması, şehrin maddî niteliklerinden ziyade sosyal hayata hâkim olan tasavvur ve tutumuyla ilgili bir durumdur. Bu manada New York "ileri" bir şehirdir fakat bu, onun bir Afrika köyünden yahut Anadolu kasabasından daha Medenî olduğu anlamına gelmez.
Avrupa toplumlarının ekonomik ve askeri gücünü kabul eden Osmanlı düşünürlerinin kâhir ekseriyeti, bunu bir ahlak ve maneviyat üstünlüğü olarak, görmediler. Tersine, garp medeniyetinin maddi alandaki terakkisini, onun ahlak, maneviyat ve insaniyet alanlarındaki eş zamanlı çöküşünün bir sonucu ve maliyeti olarak telakki ettiler. Madde ile mana, dünyevî zenginlik ile iman ve ahlak arasındaki dengeyi kuramayan Batı, sadece materyalizm ve pozitivizm gibi akımların yükselmesine zemin hazırlamamış, aynı zamanda bütün insanlığın sonunu getirebilecek bir sürece de kapı aralamıştır.
Batılılaşma hastalığına duçar olmuş Cumhuriyet aydınlarının Türkçü-Medeniyetçi söylemi, bir tarafta millî (Türkçülük) öbür tarafta evrensel (Muasır Medeniyet) olduğu ileri sürülen ve İslâm ve Osmanlı kimliklerinden arındırılmış bir toplum düzeni inşa etmeyi hedefliyordu.