Hazeyn

Hazeyn
@Alidgr4
Dert tekamül yolculuğudur . Yürütür, büyütür, pişirir...
BERÂT GECESİ’NİN FAZİLETLERİ Peygamberimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: Şâbân(-ı şerîf) ayının on beşinci (yani Berât) gecesi olduğu zaman, gecesini ibadetle geçirin, gündüzünde de oruç tutun. Her kim bu (Berât) gece(sinde) yüz rekât namaz kılarsa, Allâhü Teâlâ ona yüz melek gönderir. Bunlardan otuzu ona cenneti müjdeler, otuzu cehennem azâbından emniyette olduğunu söyler, otuzu da dünya âfetlerini ondan geri çevirir. On melek de o kimseyi, şeytanın tuzaklarından muhafaza eder. Kim şu beş geceyi ihyâ ederse o kimseye cennet vacip olur: Terviye gecesi (Arefe’den önceki gece), Arefe gecesi, Kurban Bayramı gecesi, Ramazan Bayramı gecesi, Şâban(-ı şerîf) ayının on beşinci gecesi. Berât Gecesi’nin husûsiyetlerinden bazıları: Hikmetli her iş -kulların rızıkları, ecelleri vesâir işleri- bu gecede ayırt edilir; yazılır. Bu gecede ibadet etmek çok faziletlidir. Bu gecede rahmet iner. Hadîs-i şerîfte: “Şâban ayının yarısı olduğu gecede, Allâhü Teâlâ (rahmetiyle) dünya semâsına tecellî eder…” buyuruldu. Müminler mağfiret olunur, günahları bağışlanır. Resûlullah Efendimize (s.a.v.) tam şefaat salâhiyeti bu gecede verilmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.), Şâbân-ı şerîf ayının on üçüncü gecesinde Allâhü Teâlâ’dan, ümmeti için şefaat izni istedi. Allâhü Teâlâ, ümmetinin üçte birine şefaat izni verdi. On dördüncü gecesi, kalan ümmeti için şefaat izni istedi. Allâhü Teâlâ, ümmetinin üçte ikisine şefaat izni verdi. On beşinci gecesi, kalan ümmeti için şefaat izni istedi. Allâhü Teâlâ -devenin sahibinden kaçtığı gibi Allâhü Teâlâ’dan kaçanlar hâriç- ümmetinin tamamına şefaat etmesine izin verdi. Bu gecede zemzem suyunun âşikâr bir şekilde artması, Allâhü Teâlâ’nın bir sünneti (âdet-i ilâhiyyesi)dir. Bunda ilâhî ilimlerin, hakikat ehlinin kalbinde artacağına işaret
Din
Reklam
FIKHIN ÖZÜNE ANCAK MÜCTEHİDLER ULAŞABİLİR Müctehid, herhangi bir şer‘î hükmü, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerden çıkaran, kıyas yapabilen büyük âlimdir. Müctehid olabilmek için, bütün İslâmî ilimlere vâkıf olduktan sonra Allah vergisi olan ledünnî ilme de sahip olmak lâzımdır. Fıkhın özüne ancak müctehidler ulaşabilir. Zira fıkıh, hükümlerin (Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyâs’tan) delillerini bilmektir ki müctehid olmayan Müslümanlar bu delillere hakkıyla vakıf olamazlar; âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerin manalarını, tevillerini, hükmünün kaldırılıp kaldırılmadığını bilemezler. Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerden hüküm çıkarma işi, fakîh ve müctehidlere aittir. Müctehid olmayan Müslümanların delili, müctehidin verdiği hükümdür. Binâenaleyh diğer (müctehid olmayan) Müslümanlar şöyle demiş olur: ‘Bana göre şu hüküm vardır. (mesela, vücudumdan kan çıkınca abdestim bozulur.) Çünkü mezhebine tâbi olduğum İmâm-ı Âzam’ın ictihadı budur.’ Mesela bir hadîs-i şerîfte; “Gıybet, oruçlu kimseyi iftar ettirir (orucunu bozar)” buyurulmuştur. Bir kimse oruçlu iken gıybet etse, sonra bu hadîs-i şerîfi öğrense ve orucunun bozulduğunu zannederek yiyip içse, bu kimsenin orucu gıybetten dolayı değil, yiyip içmesinden dolayı bozulur ve keffâret icap eder. Çünkü âlimler, bu hadîs-i şerîfin tevilini beyan etmişlerdir, yani gıybet, orucun sevabını bozar; giderir, demektir. Yine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyuruyorlar: “Emânete riâyet etmeyenin, imanı yoktur. Ahdine vefâ göstermeyenin de dini yoktur.” Bu hadîs-i şerîfe, âlimlerimiz şu manayı vermişlerdir: “Emânete riâyet etmeyenin kâmil imanı yoktur. Ahdine vefâ göstermeyenin de kâmil dini yoktur.” Zira mutlak, kemâle delâlet eder. Yoksa bu hadîs-i şerîfin sadece lafzına bakıp da emanete riâyette
Din
DÖRT MEZHEPTEN BİRİNE TÂBİ OLMANIN LÜZUMU Ehl-i Sünnet ve Cemâat’in amelde mezhebi dörttür. Bunlar: Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhepleridir. Bir mezhebe tâbi olmak, Allâhü Teâlâ’nın emrine ve Peygamber Efendimizin (s.a.v.) sünnetine uygun hareket edebilmek için dört mezhebin imâmlarından birinin yolunu tutmak, onun gittiği yola, onun âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerden ve Ashâb-ı Kirâm’ın amellerinden çıkardığı hükümlere uymak, demektir. Haram, helâl, mekruh ve mübah gibi bütün dînî hükümler, Allâhü Teâlâ’nın Kitâbı’nda ve Resûlü’nün sünnetinde vardır. Lâkin bu hükümlerin bazısı aşikârdır; herkes anlar, bazısı ise açık değildir; sadece âlimler anlar. Bu açık olmayan hükümleri izhâr etmek, müctehidlerin işidir. Diğer Müslümanların hak mezhebe tâbi olması zarûrî ve vaciptir.  Dünyanın imarı ve helâlinden rızkını temin için çeşit çeşit sanat ve mesleklerle meşgul olan Müslümanlar, tamamen ilimle meşgul olamazlar. O büyük âlimlerin mertebesine ulaşmaları ise hiç mümkün olamaz. Bu hâlde takip edilecek tek yol, âlimlere (dört hak mezhepten birine) tâbi olmaktır. Hatîb-i Bağdâdî rahimehullâh demiştir ki: “Allâhü Teâlâ (meâlen): ‘Eğer bilmiyorsanız ehl-i zikre (ilim sahiplerine) sorun’ (Enbiyâ Sûresi, âyet 7) buyurmuştur. Bu, âmâ (gözleri görmeyen) kimsenin kıble husûsunda gören kimseyi taklit etmesi gibidir. Müctehid olmayanlar, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerden hüküm çıkarma husûsunda âmâ mesabesinde olup bunların dört mezhepten birine uymaları zarûrîdir.” Hak mezhep olan dört mezhebe yani Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhebine muhalif olan bir ictihâdla amel etmek caiz değildir. Bu husûsta icmâ vardır. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe, İmâm Mâlik, İmâm Şâfiî ve İmâm Ahmed bin Hanbel rahmetullâhi aleyhim ecmaîn Hazretleri, kendilerine tâbi olunması zarûrî olan,
Din
MÎRAÇ MUCİZESİ İsrâ Sûresi’nin 1. âyet-i kerîmesi ile bildirilen mucize, Hicret’ten bir yıl önce, Receb-i şerîfin 27. gecesinde olmuştur. Bir kimse, İsrâ’ya yani Peygamberimizin (s.a.v.) Mekke-i Mükerreme’den, (Kudüs’teki) Beytü’l-Makdis’e gecenin az bir vaktinde gittiğine inanmazsa kâfir olur. Sahîh hadîslerle meşhur olan, semâlara yükselişini inkâr etse, o kimse bidat ehlinden olur Cebrâîl aleyhisselâm, Peygamber Efendimizi (s.a.v.), Ümmühânî radıyallâhü anhâ’nın evindeki odasından Kâbe-i Muazzama’ya götürdü, göğsünü yardı ve kalbini yıkayarak Burak’a bindirip Beytü’l-Makdis’e ulaştırdı. Peygamberimiz (s.a.v.), orada peygamberleri ve melekleri gördü. Onlara imamlık edip Sahre’den (Mescid-i Aksâ’daki büyük kayadan) Burak’a veya Cebrâîl (a.s.)’ın kanadına binerek birinci kat semâda Hz. Âdem’i, ikincide Hz. Yahyâ ve Hz. İsa’yı, üçüncüde Hz. Yûsuf’u, dördüncüde Hz. İdrîs’i, beşincide Hz. Hârûn’u, altıncıda Hz. Mûsâ’yı, yedincide Hz. İbrâhim’i (aleyhimüsselam) gördü. Onlarla selamlaşıp konuştuktan sonra Sidretü’l-Müntehâ’ya vardı. Kendisine Beyt-i Ma‘mûr ile Kevser ve Rahmet nehirleri gösterildi. Oradan Refref’e bindi, huzûr-ı İlâhî’ye varınca “Ettehıyyâtü lillâhi vessalevâtü ve’t-tayyibât” ile Cenâb-ı Hakk’ı övdü. Allâhü Teâlâ tarafından kendisine ikramla “Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullâhi ve berakâtühû” diye hitap olundu. Ve bu selâmın şerefine Peygamberimiz (s.a.v.), ümmetini de dâhil edip “Esselâmü aleynâ ve alâ ıbâdillâhi’s-sâlihîn” buyurdu. Bir gece ve gündüzde elli vakit namaz emrolunmuşken tekrar tekrar yalvararak beş vakte hafifletildi. Geri dönerken bütün dereceleri ile cennetleri ve bütün derekeleri ile de cehennemi gördüler. Beytü’l-Makdis’e gelip Mekke-i Mükerreme’ye doğru yola çıkınca, Kureyş kervanını gördü. Sabah olunca yaşanan hâdiseleri
Din
ÜÇ MEZİYET: HİLİM, CÖMERTLİK, DİNE BAĞLILIK İbn-i Cübeyr (v. 1217), seyâhatnâmesinde şöyle yazmıştır: Selahaddin Eyyûbî, idaresi en güzel İslâm padişahlarından birisidir. Onun meclislerinde bulunmuş âlim bir zât, bir ilim meclisinde Sultan’ın üç meziyetini, onun üç sözünü naklederek (geçmiş zâtların yolunu takip ettiğini) şöyle anlattı: “Hilim; yumuşak huyluluk, Selahaddin Eyyûbî’nin huyu idi. Bir seferinde kendisine yapılan bir kusuru affetmiş ve demişti ki: ‘Bir kimsenin şahsıma karşı işlediği bir suçunu affetmek bana, onu cezalandırmaktan daha güzel gelir.’ Hilmin bu derecesi, hilmi ile meşhur olan Tâbiîn’den Ahnef bin Kays’ın yoludur. Yine bir gün, geçmiş padişahların cömertliklerinden bahsedildi. Sultan dedi ki: ‘Benden bir şey umarak gelen kimseye bütün dünyayı versem, onu çok görmem. Hazinemdeki her şeyi boşaltsam, benden bir şeyler elde etmek için döktüğü dile (rica edip minnet etmesine), değmez.’ Bu da cömertlikte Harun Reşîd’in yoludur. İtimâd ve itibar ettiği bir kişi, Selahaddin Eyyûbî’ye geldi. Aldıktan sonra kusuru ortaya çıkan bir deve sebebiyle, deveyi aldığı kişiden şikâyetçi oldu. Sultan ise ona dedi ki: ‘Benden senin için ne yapmamı bekliyorsun? Müslümanların, aralarında hüküm veren kâdıları var. Dinimizin adaleti, herkese ulaşmaktadır. Dinin emir ve yasakları herkesi bağlayıcıdır. Ben ancak şerîatın bir kulu ve hizmetçisiyim. Sen mahkemeye git, artık lehinde yahut aleyhinde adaletle hüküm verilir.’ Bu da adalette Hazret-i Ömer’in (r.a.) yoludur.” ŞÂBAN AYI İCTİMÂI, RU’YET VE BAŞLANGICI Hicrî-Kamerî 1443 yılı Şâban ayı ictimâı, 2 Mart Çarşamba günü Türkiye saati ile 20.36’dadır. Ru’yet ise 3 Mart Perşembe günü Türkiye saati ile 8.49’dadır. Hilâl’in görüldüğü yerler: Büyük Okyanus, Havai, Galapagos, Solomon Adaları, Avustralya Kıtası,
Din
Reklam