Hazeyn

Hazeyn
@Alidgr4
Dert tekamül yolculuğudur . Yürütür, büyütür, pişirir...
PEYGAMBERİMİZ MUHAMMED MUSTAFÂ (S.A.V.): Her Müslümanın şöyle inanması farz-ı ayındır; Muhammed Mustafâ sallallâhü aleyhi ve sellem, bütün peygamberlerin sonuncusudur. Âdem aleyhisselâm ile onun arasında birçok peygamber gelmiştir. Onların sayısını ancak Allâhü Teâlâ bilir. Bununla beraber bazılarının isimleri Kur’ân-ı Kerîm’de bildirilmiştir. Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın (s.a.v.) sevabı ve derecesi, peygamberlerin hepsinden ve bütün yaratılanlardan üstündür. Bu üstünlük, sadece ona mahsustur. O, Allâhü Teâlâ’nın habîbidir. Allâhü Teâlâ, onun nurunu ve ruhunu bütün mahlûkattan önce yaratmıştır. Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfte, “Âdem, ruh ile cesed arasında iken ben peygamber idim.” buyurmuştur. Onun peygamberliği, diğer peygamberlerin peygamberliklerinin aslıdır. Bununla beraber bütün peygamberlerden sonra dünyaya gelmiş ve peygamberlik onunla son bulmuştur. Dünyaya peygamber olarak gelmiş ve kırk yaşında fiilen peygamber olduğu bildirilmiştir. Böyle inanmak lâzımdır. Yoksa ‘Kırk yaşında peygamber oldu.’ demek yanlıştır. Diğer peygamberler bazı topluluklara gönderilmiştir. Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz ise bütün insanlara ve cinlere gönderilmiştir. Bütün insanların ve cinlerin peygamberi olmak, bizim peygamberimize mahsustur. Hz. Süleyman’ın (a.s.) cinlere hükmetmesi saltanat sebebiyle olup onlara peygamber olmak yoluyla değildir. Nûh aleyhisselâm’ın tufan esnasında gemideki hayvanlara hükmetmesi, onları zaptetmek sebebiyledir; nübüvvet cihetiyle değildir. Ama bizim peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm insanlara, cinlere ve bütün mahlûkata ve peygamberlere dahi peygamber olmuştur. Kâinatın peygamberi ve efendisidir. Getirmiş olduğu şeriat, kıyamete kadar, mahşerde dahi bâkî ve dâimdir. Salât ve selâm onun
Din
Reklam
OTUZ İKİ FARZI BİLİP İNANMAK FARZ-I AYINDIR: Otuz iki farzı ve dinin zarûrî meselelerini bilip inanmak herkese farz-ı ayındır. Dinin zarûrî meselelerinin en büyük rüknü, imanın şartlarıdır. Bunlarda şüphe câiz değildir. Zira şüphe olan yerde iman bulunmaz. Çocukluğundan itibaren dünya işleri ile meşgul olup dinine ait iman ve amel bilgilerini öğrenmeye vakit ayırmayanlar -Allah muhafaza- bu cehaletle âhirete giderlerse cehenneme müstehak olurlar. Bu sebeple bütün mükellef erkek ve kadın otuz iki farzı, evvela imanın şartlarını öğrenip evlatlarına ve öğretmekle mesul olduğu kimselere de öğretmelidir. Zira iman olmayınca amelin faydası olmaz. Otuz iki farz şunlardır: İmanın şartları: 1- Allâh’ın varlığına ve birliğine 2- Meleklerine 3- Kitaplarına 4- Peygamberlerine 5- Âhiret gününe 6- Kadere; hayır ve şerrin Allâhü Teâlâ’nın takdiri ile olduğuna inanmak. İslâm’ın şartları: 1- Kelime-i şehâdet getirmek 2- Namaz kılmak 3- Oruç tutmak 4- Zekât vermek 5- Haccetmek. Guslün farzları: 1- Ağza su vermek 2- Burna su vermek 3- (Hiç kuru yer kalmayacak şekilde) bütün bedeni yıkamak. Abdestin farzları: 1- Yüzünü yıkamak 2- Kollarını (dirsekleriyle beraber) yıkamak 3- Başının dörtte birini meshetmek 4- Ayaklarını (topuklarıyla beraber) yıkamak. Teyemmümün farzları: 1- Niyet etmek 2- Ellerini temiz toprağa vurup yüzünü meshettikten sonra tekrar temiz toprağa vurup kollarını meshetmek. Namazın farzları: Namazın dışında olanlar: 1- Hadesten tahâret (Abdesti yoksa abdest almak, abdestsiz ise gusletmek) 2- Necâsetten tahâret (Vücudunu, elbisesini ve namaz kıldığı yeri necâsetten temizlemek) 3- Setr-i avret (Namaz kılarken vücudunda örtmesi icap eden yerleri örtmek) 4- İstikbâl-i Kıble (Kâbe’ye dönmek) 5- Vakit 6- Niyet. Namazın içinde olanlar: 1- İftitah tekbîri (Namaza ‘Allâhü
Din
MESCİD-İ NEBEVÎ’NİN ELEKTRİKLE AYDINLATILMASI Mescid-i Nebevî, ilk vakitlerde hurma dalları demet şeklinde bir araya getirilip yakılarak aydınlatılmaktaydı. Daha sonra Ashâb-ı Kirâm’dan Temîm ed-Dârî radıyallâhü anh, Suriye’den Medîne-i Münevvere’ye kandil ve yağ getirmiş, mescid bununla aydınlatılmaya başlanmıştı. Bu hizmetiyle Temîm ed-Dârî Hazretleri, Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem’in hayır duasına nail olmuştur. Bu vakitten sonra Harem-i Şerîf’i aydınlatma vazifesini Temîm ed-Dârî’nin kölesi üstlenmiştir.  Hazret-i Ömer (r.a.) zamanında da Harem-i Şerîf’e büyük kandiller asılmış ve buhurdanlıklar yerleştirilmiştir.  Sonraki devirlerde de fener, mum ve meşale gibi aydınlatma malzemeleri için beytülmâlden husûsî bir bütçe tahsis edilmiştir. Mescid-i Nebevî, Sultan İkinci Abdülhamîd Han devrine kadar zeytinyağı yakılan kandiller ve mumlar ile aydınlatılıyordu. Sultan İkinci Abdülhamîd Han merhum, Medîne-i Münevvere’ye elektrik trafoları ve diğer lüzumlu aletleri getirtip Mescid-i Nebevî’ye de elektrik tesisatı çektirdi. Hicaz Demiryolu’nun açılış merasimi ile aynı gün Mescid-i Nebevî de ilk olarak elektrikle aydınlatılmaya başlandı (1 Eylül 1908).
Din
OLSAN DA BİR, OLMASAN DA BİR artık görünmüyor mevsimde hüzün bulutlar bir garip rüyaya dalmış ufukta güneşi ağlatan yüzün bir mültecî gibi tenhâda kalmış toprak yandı gülüm; çeşmeler zehir şimdi bilsen de bir, bilmesen de bir kaç kere çağırdım seni öteden turnalar uçurdum gittiğin yere bin parça eyledin kalbimi neden ruhum bir başına düştü göklere bana tebessümle bakıyor kabir şimdi gülsen de bir, gülmesen de bir   derdimin yangını sardı gölgeni bir mahkûm kanıyla aktı izlerin deniz ölesiye severken seni neden gemileri yaktı gözlerin yıkıldı yolunu bekleyen şehir şimdi gelsen de bir, gelmesen de bir
Edebiyat
ŞEVVÂL AYINDA TUTULAN ORUCUN SEVABI: Ebû Eyyûb el-Ensârî’den (r.a.) rivâyet olundu, Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Her kim Ramazân-ı şerîf orucunu tutar, sonra ona Şevvâl ayından altı gün ilave ederse, bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi olur.” Zira Cenâb-ı Hak, bir haseneye on misli mükâfat vereceğini bildirmiştir. Böyle olunca bir gün Ramazân-ı şerîf orucunu tutana, on gün oruç tutmuş sevabı verilir. Böylece Ramazân-ı şerîf orucu on aya bedel, Şevvâl ayından tutulan altı gün oruç da iki aya bedel olur. Bunları tutan, senenin tamamını oruçla geçirmiş sevabı alır. Şevvâl ayında tutulacak bu altı gün oruç, birbiri ardınca da olabilir, ayrı ayrı da olabilir. Bu altı gün oruç, farz namazların sünnetleri gibidir. Cenâb-ı Hak, kıyamet günü kılınan farz namazlardaki noksanları nafilelerden tamamladığı gibi, tutulan Ramazân-ı şerîf orucundaki noksanları da bu nafile altı gün oruçtan tamamlar. Bu altı gün orucu tutabilmek, tutulan Ramazân-ı şerîf orucunun makbul olduğuna delildir. Zira Cenâb-ı Hak, kulunun bir amelini kabul eylediğinde, onu peşinden başka bir sâlih amel işlemeye muvaffak kılar. Ramazân-ı şerîf orucunu tutmak, geçmiş günahların affına sebeptir. Şevval’den tutulacak altı gün oruç da bu af nimetinin şükrü olur. BİN NASİHATTAN KIYMETLİ BEŞ NASİHAT Hz. Ömer (r.a.)’ın halifeliği zamanında, Peygamberimizin (s.a.v.) amcası Hz. Abbas, oğlu Abdullâh’a (r.anhümâ) şöyle dedi: “Ben, şu mübarek zâtın yani Ömer (r.a.)’ın, idarî işlerde seni yaşlıların da önüne geçirdiğini gördüm. Bu sebeple benden şu beş nasihati iyi dinle ve belle: Onun hiçbir sırrını ifşâ etme. Onun yanında hiç kimse hakkında gıybette bulunma. Ona aslâ yalan söyleme. Sakın hiçbir emrine âsî olma. Ve ona aslâ hıyânet etme!” Şa‘bî (rah.) dedi ki: Muhakkak bu beş
Reklam