Âriflerden biri dedi ki: “Ben Mekke-i Mükerreme’de iken Beytullâh’ı tavaf eden bir fakir gördüm, tavaftan sonra cebinden bir kâğıt çıkardı, ona baktı, sonra devam edip gitti. Ertesi gün yine aynı şeyi yaptı. Bunun üzerine günlerce onu takip ettim, hep aynı şeyi yapıyordu. Derken bir gün, tavâfını yaptıktan sonra yine aynı kâğıda baktı. Sonra az bir mesâfe gitmişti ki düşüp ruhunu teslim etti. Biz hemen yanına vardık. Cebinden o kâğıdı çıkardığımızda gördük ki kâğıtta: “Rabbinin hükmüne (rızâ göstererek) sabret. Zîrâ sen bizim gözlerimiz önündesin (hıfz ve himayemizdesin).” meâlindeki Tûr Sûresi’nin 48. âyet-i kerîmesi yazılı idi.
Sabır, her ibâdetin aslıdır. Minhâcü’l-Âbidîn kitabında denilmiştir ki: İbâdetlerin tamamı, musîbetlere sabır ve eziyetlere tahammül üzerine bina edilmiştir. O hâlde çok sabredici olmayan, ibâdetlerin hakîkatinden bir şeye vâsıl olamaz. (Berika)