Hazeyn

Hazeyn
@Alidgr4
Dert tekamül yolculuğudur . Yürütür, büyütür, pişirir...
Lisans
yeryüzü
36 okur puanı
Ağustos 2020 tarihinde katıldı
ALLAH İÇİN SEVMEK Her kim bir kavmi severse dünya ve âhirette onlarla birlikte olur. Nitekim Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır ki: “Kim bir kavmi sever ve onları dost edinirse, Allâhü Teâlâ -kıyamet günü- o kimseyi o topluluk arasında haşreder.” Hazret-i Ali’den (k.v.) rivâyet olundu, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki: Üç şey vardır ki muhakkak haktır: Allâhü Teâlâ, İslâm’a hizmet yolunda bir ok atanı, hiç ok atmamış kimseyle bir tutmaz. Allâhü Teâlâ, dünyada muhabbetini kazanan kulunu, âhirette başkasına muhtaç etmez. Bir topluluğu seven bir zât, kıyamet günü muhakkak onlarla birlikte bulunur. Bir zât, Peygamber Efendimize (s.a.v.), “Kıyamet ne zaman kopacak?” diye suâl etti, “Kıyamet için ne hazırladın?” buyurdular. O zât, “Pek bir amelim yok, fakat muhakkak ben, Allâh’ı ve Resûlünü seviyorum.” dedi. Peygamber Efendimiz, ona, “Kişi, sevdiği ile beraberdir.” buyurdular. Enes bin Mâlik Hazretleri buyurmuştur ki: “Müslümanların o gün, Peygamberimizin bu sözüne sevindikleri kadar sevindikleri bir husûs bilmiyorum. Ben de Peygamberimizi, Hazret-i Ebûbekr’i, Hazret-i Ömer’i seviyorum ve onlarla birlikte olacağımı ümit ediyorum.” dedi. Ebû Zer Hazretleri, “Yâ Resûlallâh! Bir adam, bir kavmi sevse, ama onların amelleri gibi amel işleyemezse bu kişi hakkında ne buyurursunuz?” dedi, “Sen, Ey Ebû Zer, sevdiklerinle berabersin.” buyurdular. Hazret-i Ebû Zer (r.a.) aynı suâli tekrar sordu, Peygamber Efendimiz (s.a.v.), aynı cevabı tekrar verdiler. Bu hadîs-i şerîfler, bir kimsenin ameli itibarıyla yüksek derecelere ermiş kimselere yetişemese de onlara olan samimi sevgisi sebebiyle onlara kavuşacağını bildirmeye kâfî delildir. Şimdi ya sevmekle birlikte, bir de sâlih amellerde sevdiklerine benzeyen, onlardaki kemâlâtı tahsile çalışan kimseye ne dersin! Onlar
Din
Reklam
SÜNNETE TÂBİ OLMAK VE BİDATTEN SAKINMAK Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır ki: “Allâhü Teâlâ, bidat sahibini korkutan kimsenin kalbini, emniyet ve iman ile doldurur. Ve bir kimse bidat sahibinin ifsâdâtını ortaya çıkarırsa, Allâhü Teâlâ, onu feza‘-i ekberden (en büyük korku olan; kıyamet korkusundan) emîn kılar. Ve bir kimse bidat sahibini hor görür; bidatlere kıymet vermezse Allâhü Teâlâ, Cennet’te onun derecesini yükseltir. Ve bir kimse, bidat sahibi ile karşılaşınca ona yumuşak davransa Muhammed’e nâzil olanı hafife almış olur.” Silsile-i Sâdât-ı Nakşibendiyye’nin 24. halkası olan Muhammed Masûm (k.s.) Hazretleri, şöyle buyurmuşlardır: “Allâhü Teâlâ bizleri, şerîat-i ğarrâ caddesi üzerinde ve Peygamber Efendimizin (s.a.v.) sünnet-i seniyyesi üzere dosdoğru bir şekilde devam ettirsin. Ey evladım! Bizim büyüklerimiz, sünnet-i seniyye ile amel etmeyi tercih etmişler ve bidatten sakınmışlardır. Bidat (dinde sonradan çıkarılan şeyler) zâhirde, her ne kadar faydalı görünse bile onunla asla amel etmemişlerdir.” “Ey evladım! Kıyamet vaktinin yaklaştığı, âlemi zulmetlerin kapladığı bir zamandayız. Âlem, bu zulmet girdabına kapılmıştır. Bu zamanda sünnetleri ihyâ edecek ve bidatleri sona erdirecek civanmert kişiler lâzımdır. Zira sünnet-i seniyyenin nuru olmadan doğru yolu bulmak mümkün değildir. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) sünnetine uymadan kurtuluşu ümit etmek, bir hayalden ibarettir.” “Gençlik kuvvetini, ibadete sarf etmelidir. Geceleri ihyâ etmeyi ganimet bilmeli ve karanlık geceleri, zikir ile nurlandırmalıdır. Devamlı sünnet-i seniyye ile amel etmeye gayret etmeli, bidatten ve bidat ehlinden yüz çevirmelidir.” Tasavvuf ehlinin büyüklerinden olan Fudayl bin Iyâz (rah.), şöyle buyurmuşlardır: “Bir kimse bidat sahibine muhabbet etse Allâhü Teâlâ, onun
Din
EDEP Edep, Allâhü Teâlâ’nın lütuf ve ihsânı olan insana mahsus güzîde bir ahlâktır. Edepten mahrumiyet, insan için en büyük felaket sayılır. İnsanı, rûhî buhran altında bırakan daha başka bir felaket düşünülemez. Edepten mahrum olanlar, her ne kadar parlak bir aileye mensup olsalar dahi hiçbir kimsenin hürmetine, itibarına lâyık olamazlar. Bilakis güzel edep ve ahlâka sahip olan bir kimse velev ki en fenâ bir aile içerisinde bile yetişmiş olsa yine hürmete, itibara lâyık olur. DENİZ VE OKYANUS SULARI NEDEN TUZLUDUR? Güneş’ten gelen sıcaklık, deniz sathındaki saf suyun buharlaşarak atmosfere karışmasına sebep olurken çözünmüş iyonlar suda kalır. Bu sebeple zamanla deniz ve okyanus sularındaki tuz yoğunluğu artar. Okyanuslardaki ve deniz sularındaki tuzun diğer bir kaynağı, su altındaki volkanlardır. Ekvator çevresindeki denizler ve okyanuslar, sıcaklıklardan dolayı çok tuzludur. Fakat kutuplara doğru gidildikçe buzulların erimesi ve soğuk hava ile tuzluluk miktarı azalır. Buralarda Güneş ışıkları meyilli geldiğinden sıcaklık az olup buharlaşma çok cüzî olduğundan sular, letâfeti üzere kalmıştır. Suyu tuzlu olan denizlerin yoğunluğu daha fazla olduğundan çok yüklü gemileri de taşıyabilirler. Suyu tatlı olan kuzey ve güney denizlerindeki gemiler daha az yük taşırlar. Suyu tatlı olan denizlerin dalgaları, suyu tuzlu olan denizlerin dalgalarından büyüktür. Dünya’nın, takriben yüzde 70’i suyla kaplıdır. Bu suyun takrîben yüzde 97’sini ise okyanuslar teşkil eder. Okyanuslar, milyarca ton tuz ihtiva eder. Tuzluluk oranı ise bölgeden bölgeye değişir. Deniz ve okyanusların umûmî olarak tuzluluk oranı, yüzde 3,5’tur. Ürdün sınırında yer alan Lut Gölü’nün tuzluluk oranıysa takrîben, yüzde 34’tür. Lut Gölü’nün tuzluluk oranı, deniz ve okyanuslarınkine göre 10 kat daha
İnsan ve Duygular
Hadisi şerif
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) buyurdular: “Muhakkak sizden biriniz (kendisine takdîr edilen) rızkını tamamen alıncaya kadar elbette ölmez. O hâlde rızkınızın geciktiğini düşünmeyin. Ey insanlar, Allâhü Teâlâ’dan korkun ve rızkınızı talepte güzelce hareket edin. Helâl olanı alın ve haram olanı terk edin.” (Hâkim, el-Müstedrek)
Din
İLİM TALEP ETMEKTE İNSANLAR ÜÇ KISIMDIR Birinci kısım: İlmi, kendisine âhiret azığı etmek için talep eden ve o ilimle yalnızca Hazret-i Allâh’ın rızasını ve âhirette kurtuluşu talep eden kimselerdir. İşte bu kimseler, Allâhü Teâlâ’nın azâbından kurtulanlardan ve hayra erişenlerdendir. İkinci kısım: İlmi, fânî olan dünya maksatlarına, izzet ve şerefe, mal ve makama sahip olmak için talep eden kimselerdir. Bu kimselerin, kalplerindeki bu hastalık ve meyil sebebi ile son nefeslerinden önce tevbe etmeye muvaffak olamayıp -Allah muhafaza- imanlarını muhafaza edememelerinden korkulur. Bir kimse son nefesinden evvel tevbe etmeye muvaffak olur ve ilmi ile amel edip noksan bıraktığı amellerini de tamamlamaya çalışırsa o zaman kurtulanlardan olur. Çünkü Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem, “Günahından tevbe eden kimse, hiç günahı olmayan kimse gibidir.” buyurmuşlardır. Üçüncü kısım: Şeytan, kendisi üzere galip gelen kimselerdir ki bu kimseler ilmi, mal toplamaya, büyüklenmeye, tâbilerini çoğaltıp kuvvetlenmeye vesile kılarlar. Bununla beraber bu kimseler, kendilerinin Allah indinde iyi bir mevkiye sahip olduğuna inanırlar. Böyle inanmaları sebebiyle onlar için tevbe etme ümidi de kalmamıştır. Bu kimseler helâk olanlardandır. Hattâ Allâhü Teâlâ’nın, Saff Sûresi’nin 2. âyet-i kerimesinde, “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz?” buyurduğundan da gafildirler. Bu gibi âlimler hakkında Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem, “Ümmetim üzerine en çok korktuğum şey, dalâlete düşüren âlimlerdir.” buyurmuşlardır.
Alıntı
Reklam