Hazeyn

Hazeyn
@Alidgr4
Dert tekamül yolculuğudur . Yürütür, büyütür, pişirir...
Lisans
yeryüzü
36 okur puanı
Ağustos 2020 tarihinde katıldı
RECEB-İ ŞERÎF, ALLÂHÜ TEÂLÂ’NIN AYIDIR “Eşhüru hurum” (haram aylar)dan olan Receb-i şerîf ayı, Şehrullah yani Allâhü Teâlâ’nın ayıdır. Bu aya oruçlu girmeli ve bu ayda çokça ilticâ etmelidir. Receb ayının birinci günü oruç tutanlara 3 senelik, ikinci günü oruç tutanlara 2 senelik, üçüncü günü oruç tutanlara ise 1 senelik nâfile oruç sevabı verilir. Üçüncü günden sonraki her gün için birer ay, oruç sevabı verilir. Bu ay, Cenâb-ı Hakk’a mahsus bir ay olduğu için Zât-ı İlâhî’yi bildiren İhlâs Sûresi’ni çokça okumak lâzımdır. Bilhâssa bu aya hürmet olarak, günde 11 defa İhlâs-ı şerîf okumalı, tevhîd, istiğfâr ve salevât-ı şerîfeyi ihmal etmemelidir. Bu ayın ilk gecesi, bir tesbîh namazı kılınması tavsiye olunur. Ayrıca Receb-i şerîfin ilk on gününde kılınması tavsiye olunan on rekâtlık namaz da kılınabilir. Önümüzdeki günlerde bu namazların kılınış şekli anlatılacaktır. Receb-i şerîf ayında her gün, -başında ve sonunda 7’şer Fâtiha-i şerîfe ile birlikte- 100 İhlâs-ı şerîf okumak da çok sevaptır. Bu ayda, mümkün olduğu kadar Hatm-i Enbiyâ yapılmalı ve oruç tutulmalıdır. Bu orucu 13, 14 ve 15’inci günlerinde tutanlar, eyyâm-ı biyzda oruç tutma sünnetini de yerine getirdiklerinden, nice hastalıklardan şifâ bulurlar. (Duâ ve İbâdetler, Fazilet Neşriyat) Muhakkak Receb-i şerîf ayı, hayır ve bereket aylarının anahtarıdır. Receb-i şerîf ayı ziraatin ekileceği, Şâbân-ı şerîf ayı sulanacağı, Ramazân-ı şerîf ise ziraatin hasad edileceği aydır. Sene, ağaç gibidir. Receb-i şerîf ayı yaprak açma zamanı, Şâbân-ı şerîf ayı tomurcuk zamanı, Ramazân-ı şerîf meyve verme zamanıdır. Müminler de bu meyveleri toplarlar. Öyleyse bu ayların hakkına riâyet etmeli, ibadetlerle geçirmeli ve günahlardan sakınmalıdır. RECEB AYI İCTİMÂI, RU’YET VE BAŞLANGICI Hicrî-Kamerî 1444 yılı Receb ayı
Din
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
BİDAT, MADDEN VE MANEN HELÂKE SEBEPTİR Molla Ali Arabî rahmetullâhi aleyh, Sultan İkinci Bâyezid devri Osmanlı âlimlerinin büyüklerinden idi. Zâhirî ve mânevî ilimlerde kâmil bir zât idi. Molla Ali rahimehullah, Manisa’da bulunduğu günlerde yaz mevsiminde Bozdağ denilen dağın bir tarafında ikamet ederdi. Bir defasında yakındaki köylerden birinin imamı, onu ziyarete gelip meclisine oturmak istedi. Molla Ali, ona hitaben: “Senden necâset ve habâset kokusu alıyorum. Kendini temizle!” dedi. O imam, üzerindeki elbisesini yoklayıp kendinde öyle bir hâl görmeyince, “Bende öyle bir şey yok.” deyip meclise oturmak istedi. Bu esnada, imamın koltuğunun altından bir risâle düştü. Molla Ali (rah.), o risâleyi eline alıp baktığında içinde, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat itikâdına muhalif kısımlar buldu. “Az önce aldığım çirkin koku işte bundan imiş, bunu hemen yakman gerek. Bundan sana hayır gelmez; bu, senin haneni harap eder.” dedi. İmam, bu söze muhalefet edip o risâleyi yakmaya râzı olmadı. O esnada imamın köyü tarafından yangın eseri görüldü. İmam, dikkatli bakınca kendi evinin yandığını anlayıp, o risâleyi yakmaya razı olmadığına çok pişman oldu. (Taşköprüzâde, eş-Şakâiku’n-Nu’mâniyye) 18 Ocak 2023 Fazilet Takvimi
Din
*DİNİN İKİ CÜZÜ VARDIR: ÎTİKAD VE AMEL* *İmâm-ı Rabbânî (k.s.) Hazretleri şöyle buyurdular:* *“Şer’-i şerîf iki kısımdır:* _İtikâdî kısmı ve amelî kısmı._ *“İtikâdî kısmı*, ```dînin asıllarındandır.``` *Amelî kısmı ise*, ```dînin fürûundandır.”``` *”İtikâdını kaybetmiş olan kimse*, ```kurtuluş ehlinden değildir. İtikâdını kaybeden kimsenin âhiret azâbından kurtulması, asla düşünülemez.”``` *”Amelini kaybetmiş olan kimsenin işi*, ```Allah Sübhânehû ve Teâlâ’nın meşiyyetine (dilemesine) havâle olunmuştur. Eğer Cenâb-ı Hak dilerse onu affeder, dilerse günahı miktarınca ona azab eder.”``` *“Cehennemde ebedî olarak kalmak,* ```itikâdını kaybedip dinin zarûriyyâtını inkâr edene mahsustur.”``` *“Cenâb-ı Hak, amelini kaybeden, ibâdetini terkeden kimseye* ```her ne kadar işlediği günahı miktarınca azab etse de onun hakkında cehennemde ebedî kalmak yoktur.”``` *[Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, c. 3, m. 17]*
Din
EN BÜYÜK MUCİZE: KUR’ÂN-I KERÎM -3 Resûl-i Ekrem (s.a.v.) her sene hac mevsiminde Mekke dışına çıkıp etraftan gelen kabilelere; “Ey filan oğulları!” diye hepsine ayrı ayrı hitap ederek, hâle muvâfık olan âyet-i kerîmeleri okur ve onları hak dine davet ederdi. Böylelikle kabilelerden nice kimseler İslâm ile müşerref olmakta ve İslâm, Arabistan’ın her tarafına yayılmaktaydı. Bir gün Selemeoğulları kabilesinden birkaç yiğit Mekke-i Mükerreme’ye geldiler, bazı âyetleri dinleyip hemen İslâm ile müşerref oldular. Kabilelerine dönüp gittikleri zaman Resûl-i Ekrem’in vasıflarını onlara da anlattılar. İçlerinden Amr bin Cemûh, oğluna, “O zâttan işittiğin sözleri bana söyle.” dedi. O da Fâtiha Sûresi’ni okudu. Amr bin Cemûh, “Bu ne güzel kelâmdır. Diğer kelâmları da böyle güzel midir?” diye sorunca oğlu, “Evet” diye cevap verdi. Araplardan biri, Yûsuf Sûresi’nin 80. âyet-i kerîmesini işitince, “Ben şehâdet ederim ki, hiçbir mahlûk, buna benzer söz söyleyemez.” demişti. Gerçekten Kur’ân-ı Kerîm, ne nazım ne de nesirdir. İkisinden başka, latîf bir kelâmdır ve baştan sona fasîh ve belîğdir, tamamı mucizedir. Yani benzerini söylemekten, insanlar âcizdir. Arapların en belîğleri, Kur’ân-ı Kerîm âyetlerini bazı şiirler ile mukayese ettiler. Nihayet, hiçbirine ve beşer sözüne benzemediğini anladılar. Fakat Muallakât-ı Seb‘a (Kâbe-i Muazzama’nın duvarına asılan meşhur yedi şiir) yine Kâbe’nin duvarında asılı dururdu. Ancak belâğatın en yüksek derecesinde bulunan âyet-i kerîmelerden Hûd Sûresi’nin 44. âyet-i kerîmesi nâzil olunca onlara pek ziyâde tesir etti, iliklerine işledi. Arapların en meşhur şairi İmriü’l-Kays’ın kız kardeşi, o âyet-i kerîmeyi işitince: “Artık kimsenin bir diyeceği kalmadı. Kardeşimin şiiri de iftihâr meydanında duramaz.” diyerek İmriü’l-Kays’ın kasîdesini
EN BÜYÜK MUCİZE: KUR’ÂN-I KERÎM -2 Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden Velîd bin Muğîre, bir gün Seyyidü’l-Enbiyâ (s.a.v.) Hazretlerinin yanına gelip; “Bana bir miktar Kur’ân oku, dinleyeyim.” dedi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Nahl Sûresi’nin 90. âyet-i kerîmesini okudu. Velîd bin Muğîre onu dikkatle dinledi. “Vallâhi bunda bir tatlılık ve letâfet var. Pek derin ve gâyet faydalı bir kelâmdır. Onu beşer söyleyemez.” diye medhetti ve kavmine: “Sizin içinizde şiir kâidelerini benden iyi bilen kimse yoktur. Ben, şiirin her cinsini ve şiirleri hepinizden iyi bilirim. Muhammed’in okuduğu kelâm, bunların hiçbirine benzemez. O kelâm, her kelâma gâlip olur. Ona, hiçbir kelâm, gâlip olamaz.” dedi. Müşrikler bunca mucizeleri gördükçe ve nâzil olan âyet-i kerîmeleri işittikçe, halkı ondan uzaklaştırmak için Resûl-i Ekrem (s.a.v.) hakkında ne diyeceklerini şaşırdılar. Kureyş kavmi, İslâm’ın etrafa yayılmasından korktukları için, bir sene hac mevsimi geldiğinde bir yere toplandılar. “Her taraftan Arap kabileleri gelmek üzeredir. Muhammed’in hakkında ne diyeceksek ona karar verelim ve söz birliği edelim de birbirimizi yalancı çıkarmayalım.” dediler. İçlerinden bazıları, “Kâhindir diyelim” dediğinde, Velîd bin Mugîre, “Kâhin değildir, sözleri aslâ kâhin sözüne benzemez.” dedi. “Öyle ise mecnundur diyelim.” dediklerinde Velîd bin Mugîre; “Mecnun desek kim inanır? Onda delilik alâmeti yok.” dedi. Onun üzerine bazıları, “Şairdir, diyelim” deyince Velîd bin Muğîre; “Şair de değildir. Zira şiirin bütün husûslarını biliriz. Onun sözleri bunların hiçbirine uymaz.” dedi. “Sihirbazdır, diyelim.” dediklerinde de Velîd bin Muğîre; “Sihirbaza neresi benzer? Okuyup üfürmesi yok, düğüm bağlaması yok. Sihirbaz işlerine benzer bir işi yok.” “Öyle ise ne diyelim?” dediler. Velîd bin Muğîre;
Din