...
İki arkadaş uzun bir süre susarak durdular. Emine yavaş yavaş Kamlançu'yu hatırlamaya başladı. Daha
pek yakınlarda bir doktora tezi mi, yoksa bir üniversite yayını mı olarak, her ne ise, yayınlanmış olan bir Uygur masalında bu kelime geçiyordu. Doçent Emine onu da alıp zevkle okumuştu. Şimdi Ülker'i
Uygur kızı gibi görüyordu. Bu sefer onu âdeta sınava çekmek ister gibi bir düşünceyle sordu;
‐ Bu Kamlançu nereye düşüyor?
‐ Belki bugünkü Moğolistan a...
Emine hayretler içindeydi. Arkadaşının da kendisi gibi tarih ve edebiyat meraklısı olmadığını, yalnız
felsefeden, biraz da matematikten zevk aldığını biliyordu. Birden, aklına gelmiş gibi irkilerek sordu:
‐ Soy kütüğünüzü gösteren deri hangi yazıyla yazılı?
‐ Uygur yazısıyla...
‐ Sen bu yazıyı okuyor musun?
‐ Hayır.
‐ Ailede okuyan var mı?
‐ Ailenin erkekleri okur. Babam ve ağabeyim...
‐ Kızlar niye okumaz?
‐ Başkalarıyla evlenip gidecekleri, yabancı olacakları için...
Emine deminden beri işittikleriyle Ülker'e derin bir sempati duymuştu:
‐ Ülker kardeşim, dedi. Bu soy kütüğünde kaç atan yazılı?.
‐ Yirmi kadar. Ondan sonrasını aile rivayetleri ve mezar kitabeleriyle biliyoruz.
Emine' nin soracağı bir şey kalmamıştı. Söz olsun diye sordu:
‐ İlk atanın adı ne?
‐ Burkay!
‐ Burkay mı?
‐ Evet...
Emine' nin aklı yine Uygur masalına gitti. Orada da bir Yüzbaşı Burkay vardı ve öldükten sonra ruhu,
sevgilisine hâlâ aşkını söylüyor, o da "Sus, sus" diye cevap veriyordu.
Emine' de korkuya benzer bir hal peyda olmuştu:
‐ Duyduğun seslerin bunlarla bir ilgisi var mı?
‐Hayır.
‐ Demin, biz gelmeden önce ne duyuyordun?