Zülfü Alimoglu

Edirne Cezaevi..
En ciddi siyasi analizlerimden birini yazıyorum, yazının başlığı hafif gelmesin sakın. Başlık, okunduğu kadar hafif değil; aşk hiç değil. Bu yazımda Ömer Faruk’un "Aşk ve Ereksiyon Aşk’ı" kitabından alıntılar yaptığımı belirtmeliyim. Emeğe olan saygımın ötesinde, kitabın girişinde izinsiz ya da kaynak göstermeden alıntı yapanlar için acayip beddualar edilmiş. Amin. Temsilen bizi yönetsinler diye ha bire birilerini seçip duruyoruz. Temsili demokrasilerin fırıldaklığı (Ömer Faruk’un deyimiyle, “Başkası Adına Konuşmanın Haysiyetsizliği”) bir yana, bari temsilcilerimiz düzgün insanlar olsunlar diye de ince eleyip sık dokuyoruz. (Umarım!) EN ÖNEMLİ ADAYLIK KRİTERİ “Nasıl bir cumhurbaşkanı adayı” sorusu bu sıralar çok revaçta. Bana da soruyorlar, çaktırmadan kendimi tarif ediyorum. Herkes öyle yapmıyor mu? Dürüst, bilgili, cesur, deneyimli, hırstan ve kibirden azade, demokratik değerleri içselleştirmiş, gelmişi geçmişi temiz vs. Tamam, bu türden genel geçer kriterlere eyvallah diyelim. Ama bir kriter var ki hepsinden önemli, hepsinden kıymetlidir: Aşk’ı biliyor mu? Hiç aşık olmuş mu? Bu sorunun kıymetini ancak aşıklar bilir ve ancak aşkın ne demek olduğunu çözebilmiş ölümlüler cevabın ne kadar önemli olduğunu idrak edebilir. Peki siz biliyor musunuz aşk’ı? Emin değilseniz size yardımcı olayım; ben de tam olarak bilmiyorum ama bilmeye, öğrenmeye, anlamaya çalışıyorum. Bunun için de önce, doğduğum andan itibaren zihnime itelenen, tıkıştırılan bir dolu kalıbı unutmaya, yok saymaya gayret ediyorum. Çünkü modern dünyada aşka ulaşmamızı engelleyen şey bilgi eksikliği değil fazlalığı, daha doğrusu bilgi gereksizliğidir. Ömer Faruk’un kitabından devam edelim. (S. 161, 162, 163)  Aşk ve Ereksiyon 'Aşk'ı, Ömer Faruk, Altıkırkbeş Basın Yayın, 2019 Peki ölüm nedir? “Ölüm varlığın
İnsan ve Duygular
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Önce İNSAN..
Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki; bir taraftan çoğu bir Tanrı'nın T'sine bile inanmayan fakat arabasını sabunlu sıcak suyla yıkayan insanlar öte yandan ise gece gündüz durmadan Tanrı'ya ibadet edip musluğunda doğru dürüst soğuk su bile akmayan milyarlarca insan! 2,1 Milliarden Menschen haben keinen Zugang zu sauberem und durchgängig verfügbarem Trinkwasser. 4,3 Milliarden Menschen können keine sicheren Sanitäranlagen nutzen. Besonders betroffen sind dabei ohnehin diskriminierte Gruppen. Das zeigt der Weltwasserbericht 2019 „Niemanden zurücklassen“, den die UNESCO im Auftrag der Vereinten Nationen erstellt hat.
Hayat ve İnsan
Önce İNSAN..
Böyle bir şey yok tabii. Enternasyonaller oldu, enternasyonal bir dolu kurum da. Ama içlerinde iyiler ve kötüler de dolaştı. İyilerin kötülükleri, kötülerin iyilikleri karıştı. Birinci Dünya Savaşı’nın askeri, Sovyet Devrimi’nin tanığı, İç Savaş’ın tarafı, Sovyetler’in “ilk büyük dış savaşı”nın süvarisi ve vakanüvisi, yazar İzak Babel böyle bir şey tahayyül etmişti. Bugün de edebilirdi. Çünkü hem Yahudi bir Rus, hem Ukraynalı, hem partisiz komünist, hem “resmen” rejim muhalifiydi. Odessa doğumlu, Kiev tahsilli, St. Petersburg görgülü, Ukrayna Devlet Basımevi kadrolu. Kaçabilecekken kaçmamış, Stalin’e verilen gizli servis şefi Beria listesindeki “hemen öldürülmesi gereken 350 kişilik rejim ve parti karşıtı” arasına yazılıp 20 dakikalık bir duruşmayla idam edilmişti. 2. Dünya Savaşı’nın felaketine tanık olamadı. Olsaydı yine o enternasyonali tahayyül ederdi. Bugün Rusya’nın Kırım’ı işgalinden sonra Ukrayna istilasını görüp yine tahayyül ederdi. Bu kez Putin’in kara listesinde olurdu! Gorki’nin yanında da pişen Babel’i “İyi İnsanlar Enternasyonali”ni hayal etmeye götüren savaş, bugünkünün bir benzeri, daha doğrusu öncülerinden biriydi. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından, binlerce Osmanlı askerinin ve onca tabip subayın da Avusturya ordusu komutasında yok olduğu Galiçya’da patladı gerilim. “Batı Ukrayna Halk Cumhuriyeti” ilan edildi ve bugün de adını çok duyduğunuz Lviv’i almak için Polonya ile umutsuz bir savaşa koyuldu. Beyaz Rus Ordusu ile savaşmakta olan Kızılordu 1920’de Polonya’ya saldırmak için de örgütlendi. Planlar bir trenle cepheden cepheye dolaşan Troçki’den geliyordu ama komutanlardan en zalimini, Butyonni’yi, bir gün Troçki’yi de saf dışı bırakacak Stalin tayin etmişti. Butyonni’nin Kazak ordusu kırıp geçiriyordu. Şu da oluyordu: Bölgedeki Yahudi nüfusu
Hayat ve İnsan
Selahattin Demirtaş..
"Merhabalar. Dr. Selçuk Hocama katılıyorum. İki gündür hücrede tartışıyoruz. Bu doktorlar da çok oldular artık, giderlerse gitsinler (!) Bir gece yarısı kararnamesiyle tüm yandaş müteahhitler, taşeronlar, TÜGVA’cılar falan doktorların yerine atansın. Pudra şekerciler, hipokrat yemini ettirilip anestezi uzmanı olarak göreve başlatılsın. Ha, bütün hastaların böbreklerini, dalaklarını hemen çalarlar, o ayrı. O kadarı da olsun artık. Sonuçta çalmadan çalışamıyorlar. Ayrıca yüzünüze gözünüze dursun ülkede kişi başına bir doktor düşüyor, ki bana düşen doktoru hücreme aldılar. Üstelik hem milletvekili hem belediye başkanı. Bu arada, hoş geldin Dr. Selçuk Mızraklı Hocam. Mücadeleye birlikte devam. Tüm sağlık emekçilerine kocaman, sıcacık selamlar. Siz gitmeyin, gitmesi gerekenleri hep birlikte, sandıkta gönderelim."
İnsan ve Toplum
Sedef Kabaş..!
Yıllarca 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar gününde, hatta öncesi ve sonrası dahil neredeyse 1 hafta süresince davet edildiğim nice konferans, çalıştay, seminer, envai çeşit organizasyonda ya da katıldığım yayınlarda sayısız konuşma yaptım. Önemserim bu günü. Kadınların yaşadıkları zorlukları güncel verilerle ortaya koymak, daha önemlisi kadının gücünü ve yapabileceklerini anlatmak açısından bir fırsat olarak görürüm. Bu yıl ise size bir toplantı salonundan ya da canlı yayından değil, bir cezaevi hücresinden sesleniyorum. Ülkemde kadın olmak zor (ama) ülkemde gazeteci olmak da zor. Hatta hangisi daha zor bilemedim. Ama kesin olan şu ki hem kadın hem gazeteci olmak katmerli zorluk (yaşamak) anlamına geliyor. Bir de üstüne 'özgür olmak' gibi bir derde sahip iseniz üç beyazdan daha tehlikelisiniz! Şöyle düşünüyorlar: Bir gazeteci çıkıp utanmadan gerçekleri yazıp, kötü gidişatı eleştiren konuşmalar yapmaya cüret ediyor. Üstelik bunu yapan bir kadın gazeteci, kendini ne sanıyor? Hatta sormayın, daha beteri var. Haddini aşıp, kadın-erkek eşitliğinden, laiklikten, yargının bağımsız, medyanın özgür, iktidarın denetlenebilir olması gerektiğinden falan bahsediyor. Edepsize bak. Bir de bu fırsatta cumhuriyet değerlerine sahip çıkalım, Atatürk’ün vizyonundan şaşmayalım gibi laflar ediyor… Bildiğiniz 'suçlu' bu. Zihniyet bu olunca gözünün üstünde kaşın var misali bir atasözünden cumhurbaşkanına hakaret ettin ithamında bulunmak elbette farz oluyor. Saray güdümlü medyanın aleni hedef göstermesi, trollerin ana avrat küfretmesi, linç etmesi, gece yarısı gözaltına alınmak, ifadem dahi tamamlanmamışken iktidar yetkilileri tarafından (arka arkaya) koro halinde 'suçlu' ilan edilmek, tutuklanıp hapsedilmek, hakkında 250 bin TL tazminat davası açılması savunma hakkı dahi tanımadan 12 yıl 8 aya
Kadın ve Toplum