Acımak, yanlış bir evliliğin bir insanı nasıl adım adım bedbahtlığa sürüklediğini ve böyle bir ailede büyüyen çocukların bu yükü nasıl sessizce taşıdığını açık seçik gösterir. Roman, gündelik hayatta sıkça kullanılan “anasına bak, kızını al” sözünün yalnızca bir yargı değil, kimi zaman yaşanmış bir hakikat hâline nasıl geldiğine de tanıklık eder.
Zehra, suçluluk, gurur ve temizlik takıntısıyla örülü bir ahlakın içinde yaşar; ahlaki leke ve toplumsal teşhir korkusu onun iç pusulasıdır. Fedakârlığı zamanla bir erdeme değil, katı bir gurura dönüşür. Kendini inkâr ederek kurduğu bu benlikte merhamete yer yoktur; acımak, zayıflıkla eş anlamlıdır. Bu zaafı dışında neredeyse hiçbir zaafı yoktur. Peki, bu zaaf nasıl giderilir?
Mürşit’in temel körlüğü de burada açığa çıkar: Akıllı, gözü açık ve anlayışlıdır; fakat kendine en yakın olanı, kendi hayatını göremez. “Göz kendini göremez” cümlesi, onun gecikmiş fark edişlerinin özeti gibidir. Yanlış bir evlilikle kurulan bu hayat, ancak bedbahtlık derinleştikten sonra anlaşılır; Mürşit her şeyi hep çok sonradan görür.
Hikâyeyi dinlerken, Mürşit’in sesi kulağımda hep aynı cümleyle dolaştı: “Aman oğlum, sakın evlenme; istemediğin bir adam oluverirsin. Azıcık da olsa anlıyorsun.” der gibi dinledim.
“Hani çocukları korkutmak için derler ya: ‘Bak öyle olursun.’
Acımak’ta bu sözün yetişkin karşılığı var:
Bak evladım… evlenirsen Mürşit gibi olursun.”
Bir insan, kötü bir evlilikten kötülüğü bildiği hâlde neden kopamaz? İrade nasıl sersemler, hüküm verme kudreti nasıl felce uğrar? Acımak, bu sorulara hazır cevaplar sunmaz; fakat satır aralarında, bu çözümsüzlüğün insanı nasıl adım adım bağladığını son derece açık bir biçimde gösterir.
Her şey bu kadar geç anlaşılıyorsa, verdiğimiz hükümler ne kadar erken?
Son günlerde içkiyi de çok arttırdım. Eskiden gamımı unutmak için içerdim. Şimdi böyle bir mazeretim yok. Kalbim kızgın demirle dağlanarak duygusunu kaybetmiş gibi hiçbir şey hissetmiyorum.
Etrafımdaki yangından kaçmak için kendimi rastgele bir eve atmıştım. Fakat asıl yangın beni orada da yakaladı. Kendi elimle kapadığım kapının arkasında yandım. Hem ne ümitsiz ve çaresiz bir yanış. Bu yangında yanan sadece kendim olsam gam yemeyeceğim.
Eskiden masum bir fikrim vardı. Sanırdım ki herhangi bir fenalık ruhumuzu baştan başa kirletir. Onda hiçbir temiz nokta bırakmaz. Halbuki hakikatte her zaman böyle olmuyor. Maddî sükutların mânevî sükutlardan bir farkı var. Mesela bir uçuruma düşen insan, paramparça olup bölüyor. Fakat mânen düşen insanın bazen yalnız bir tarafı zedeleniyor, öte tarafları tamamıyla sağlim kalabiliyor.