J. D. Salinger

J. D. Salinger

7.6/10
1.862 Kişi
·
5.382
Okunma
·
315
Beğeni
·
7.409
Gösterim
Adı:
J. D. Salinger
Tam adı:
Jerome David Salinger
Unvan:
Amerikalı Yazar
Doğum:
New York, ABD, 1 Ocak 1919
Ölüm:
New Hampshire, ABD, 27 Ocak 2010
Jerome David Salinger 1 Ocak 1919'da New York'ta doğdu. 1934-36 arası Valley Forge Askeri Akademisi'ne, 1937-38 arası Ursinus College ve New York Üniversitesi'ne gitti. 1941-48 arasında Colliers, Esquire ve Cosmopolitan gibi dergilerde yirmi öykü yayımladı. 

Salinger, Zen-Budizm öğretisinden etkilendi ve bunu yazdıklarına da yansıttı. Yeni Dönem öykülerinden oluşan Nine Stories (İngiltere'de For Esme – With Love and Squalor (Esme için – Sevgi ve Sefaletle)) 1953'te yayımlandı. 

Salinger, 1950'lerin ikinci yarısından itibaren New Yorker'da yedi tuhaf kardeşli Glass Ailesi'nin birbirine bağlı uzun öykülerini yayımlamaya başladı. Bu dizi öykülerin ilk ikisini Franny and Zooey adıyla 1961'de, sonraki ikiliyi ise Raise High the Roof Beam, Carpenters and Seymour: An Introduction adıyla 1963'te kitaplaştırdı. Glass Ailesi'ne ait yayımlanan son öykü olan Hapworth 16, 1924 ise New Yorker'ın 16 Haziran 1965 tarihli sayfalarında kaldı. 

Salinger, 1963'ten beri yeni bir kitabı çıkmamasına ve neredeyse efsane haline gelmiş bir gizlilik içinde yaşamasına karşın, dünya edebiyat gündemindeki yerini hep koruyor.
Tanıştığıma hiç memnun olmadığım kimselere, durmadan, ''Tanıştığıma memnun oldum'' demek beni öldürüyor. Ama hayatta kalmak istiyorsanız, ille de bu zırvaları söylemek zorundasınız.
“Sahi söylüyorum. Düzelirim. Yalnızca, bir dönemden geçiyorum. Herkes böyle dönemlerden geçer, değil mi?”
“Öldü biliyorum! Bilmediğimi mi sanıyorsun? Ama, onu yine de sevebilirim, değil mi? Bir insan öldü diye onu sevmekten vazgeçmek zorunda mısın, Tanrı aşkına; özellikle de, hayatta olanlardan bin kez daha iyi kalpli bir insansa?”
Eskiden onu pek akıllı sanırdım, o aptallığımla tabii. Öyle sanmamın nedeni; tiyatro, edebiyat bütün bu zırvalıklar üzerine çok şey bilmesiydi. Birisi bu konularda çok şey biliyorsa onun aptal olup olmadığını anlayabilmeniz epey zaman alıyor.
Demek istediğim şeyi anlatamıyorum. Anlatabilsem de, anlatmayı isteyeceğimden pek emin değilim.
... millet gelip karnınızın üstüne bir sürü çiçek filan koyacak, daha bir sürü zırvalık. Öldükten sonra çiçeği kim ne yapsın? Yani...
KAN KUSTUK KIZILCIK ŞURUBU İÇTİK DEDİK!!

gene sahaflara yaptığım gezilerden, seyyah olduğum dönemlerden ,o dükkan senin bu dükkan benim diyip fır döndüğüm günlerden birinde sahaf arkadaşlarımdan biri al oku diyerek tutuşturdu elimize.. tanıyordum elemanı güvenim de tamdı..aldık attık çantaya ..öve öve de bitirememişti kitabı.. öyle edebi değeri vardı , yok yazar inzivaya çekilmişti , fotosunu dahi çekememişlerdi falan fıstık.. dedim ki kendi kendime tamam bir bohem hayatı mı söz konusu..nerde bir sürgün , nerde bir toplumdan dışlanmışlık bir ötekilik var orda ben..atasporumuz ya bizim?!?!? birde mutluluk var ki anlatılmaz..yayınevi de beni kandıran değişkenlerden oldu.. yapı kredi yayınları.. az buzda netten yorumlara baktık..dedim tamam!! bir mutluluk efenime söyleyim bir müşkülpesent şahsın huzurla sonlanacak öyküsü..eve geliyordum turnayı gözbebeğinden vurdum diyerek ..viyadükten uçan hacı murat misali süzülüyordum (iniş takımları açılmayınca yere çakılıp atomize oldugum yerde benden geriye kalanlardan , enkazımdan bir jilet fabrikası kuracaklarını bilmeksizin)... gelgelelim ertesi gün başladık okumaya... bir terslik var! konya ovasında su kaynatmış anadola döndüm.. gitmiyor.. işin aksi birde öyle güvenmişim ki kitaba, işe gelirken yanıma başka ekipmanda almamışım..çay içiyorum ,sigara yakıyorum, gezip dolaşıp geliyorum , tüfekli tüfeksiz hareketler..YOK!! gitmiyor!! pazar günü okulun açtığı etüde ilgili öğretmeni kalkındırmak için aile baskısıyla yazdırılan, aileyle öğretmenin karşılıklı win - win ilkesiyle müreffeh geleceklere yelken açtığı buna karşılık pazartesi okula geri dönecek olan yaşıtları dışarda gezerken eğitim ve öğretime gark olmuş ortaokullu öğrenci bunalımı yaşıyordum.. bir üzüntü bir bunalmışlık.. okudum bitirdim ama kanser o gün yuva yaptı vücuduma.. yazarın okuduğum ilk (ve sanırım son ) kitabıydı ..
kullandığı dil olsun işlenen konu olsun bana cok uzak geldi..çevirmenin de bunda katkısı azımsanamaz( hele şu "lanet olası nasılda" kalıbıyla başlayan cümleler) ..konuya girip okuyacaklara spoiler vermek istemem ama bu kıvamda bunalım ve dertli insan edebiyatı okumak isteyenler bukowski limanına yelken açsınlar.. zira bu kitap bir "ekmek arası" ile kıyaslandığında ( konu bakımından) kete vs baklava kıvamında bir durum ortaya çıkıyor.. yani bu ülkede insanlar iddaa oynarak ev gecindiriyor , ne dramlar dönüyor..okuldan atılan bir gencin yaşadığı bu "çiki- çiki bunalım" cidden çok yavan..
Klasik zamanlarından tutun da modern ve günümüz post-modern anlatılarına kadar, ne çok kılıklara sokulmuştur roman. Ne türü olursa olsun yazarının aktarmayı hedeflediği bir gerçekliği vardır hep. Bir roman yazarı gerçekliğe nasıl yaklaşmalı, nasıl aktarmalı?

İlk elden, ne kadar objektif olmaya çalışırsa çalışsın, kullandığı dil daha mükemmel, daha eksiksiz, daha kestirmeden, daha iyi iletişim kuran başka bir dil karşısında eksik kalacaktır. Başta Tolstoy, Dostoyevski gibi Rus devleri ile en üst seviyesine varan bu objektif, hikayeyi mükemmel bir biçimde aktaran, kendi fikirlerini en iyi biçimde ifade eden yazar anlayışı, 20 yüzyılla kendini bambaşka tekniklere bırakmaya başladı. Kafka hikaye ve romanlarında okura kasıtlı tuzaklar kurdu, en basit bir durumu içinden çıkılmaz labirentlerden oluşan bir gerçekliğin içine yerleştirdi, dil ile kasıtlı olarak yanlış anlaşılmalar yaratmayı hedefledi. Joyce sanki okurun elinde İrlanda'da yaşadığı dönemde kullanılan argo terimlerini de içeren bir kültürel rehber mevcutmuş gibi yazdı. Musil daha da ileri gitti ve takip edilebilmesi için psikolojiden, felsefeye mükemmel bir entelektüel birikimi zorunlu kıldı.

Avrupalı yazarların kültürel seviyesiyle başa çıkamayacağının bilincinde olan A.B.D.'li yazarlar ise, ülkelerinin temel yapı taşı olan pragmatizme yönelerek tamamen farklı bir evrim geçirdiler: Hemingway geçmişin edebiyatının tüm şatafatını bir kenara bırakarak bir savaş muhabiri gibi yazmaya başladı. Salinger ise dil mücadelesinden tamamen vazgeçmek için kendine özgü çok ilginç bir teknik geliştirdi: Kullandığı dili tamamen subjektif, o şekilde kullanıldığı için de eleştirilemez bir zırha bürünmüştü. Çünkü diğer yazarlardan farklı olarak bu yegane romanını bize, bir erişkin anlatıcı değil, ergenlik döneminin sonuna gelmiş genç erişkin aktarıyordu. Bir ergene vasat, kırık dökük bir dil kullandığı, kurgusu berbat bir roman ile karşımıza çıktığı için kimse kızamaz ya... Üstelik, o deneysel egoların spontanlığı ve aşırı duygusallığı içinde insan gerçekliğine ulaşma fırsatını, kendine özel anlatım şekliyle yakalamış oluyordu. Ölümüne üzülmemek gereken bir dosttur o, çünkü uzun ve dolu dolu bir hayat sürdü ve belki hak ettiğinden bile çok ilgi gördü, erkenden unutulmazlık rütbesine yükseldi. Üstelik bunu hayatının son kırk yılında hiçbir şey yazmadığı, vaktini özel hayatı hakkında yazanları dava etmekle ve gözlerden uzak kalabilmek için gereken her şeyi yapmakla geçirdiği halde başardı. Bu kadar münzevi olma isteğine karşılık bu kadar popülarite kuşu, ancak bir A.B.D.'li yazarın başına konabilir. Oysa o bunu, her gerçek yazar gibi hiç istemiyordu. Ve tesadüfe bakın ki, yarın (27 ocak) onun, bu münzevi dostun ölümünün yedinci yıl dönümü. Nur içinde yat huysuz ihtiyar.
Kitap ergenlik dönemini başarılı bir şekilde atlatamayan, yaşadığı ortama ayak uyduramayıp kendi iç dünyasında çatışmalar yaşayan Holden'in dördüncü kez okuldan atıldıktan sonraki birkaç gününü anlatıyor.

Kitabın dili çok sempatik ve eğlenceli. Holden'in deyimiyle "Bittim!" :) Yer yer argo ve küfür olsa da çok fazla rahatsız etmiyor. Tek rahatsız olduğum şey "yani" kelimesini sık sık kullanması oldu.

Kitabı bir ergenin saçmalıkları gibi algılayabilirsiniz ya da topluma yabancılaşmış, insanların samimiyetsizliklerinden tiksinen, gözlemleri sonucu çok güzel tespitlerde bulunan zeki bir çocuk olarak da görebilirsiniz. Bu tamamen sizin bakış açınıza göre değişir. Benim için ikinci seçenek geçerli. :)

Keyifle okuyun, mutlu kalın. (:
"Her neyse, hep, büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta-yetişkin hiç kimse, yani- benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum.; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben,çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim.''

İsmi yukarıdaki paragraftan geliyormuş. Kitaba başlamadan önce heralde tarım işçisi olarak çalışan çocukların yaşamını anlatıyor sanıyordum.

Kitap, günlük konuşma diliyle yazıldığı için bana çok samimi geldi. Bu samimilik okumayı baya akıcılaştırıyor.

Holden'nın, okuldan atıldıktan sonraki 3 gününü kendi ağzından dinliyoruz. 17 yaşındaki bir gencin, bu 3 günde yaşadıkları size aşırı gelebilir. Ki kitap ahlak dışı ve açık saçık bulunduğu için yasaklanmış.

Holden, neredeyse her şeyden nefret eden bir çocuktur, herkesi iki yüzlü, sahtekar ve samimiyetsiz görür. Ama kardeşi Phoebe'nin yeri ayrıdır. Onu çok sever. Tam herşeyi bırakıp, kendi başının çaresine bakmayı düşünürken kardeşinin parktaki mutlu hallerini görüp gitmekten vazgeçer.

Bana göre kitapta asıl anlatılmak istenen, kendine özel iç dünyası her gencin, topluma uyum sağlamak için bir çıkar yol bulma çabaları ve sonunda bu çabaların boşa çıkması sonucu yıkıntılar yaşaması diyebilirim.

Çokca ders çıkarabilecek bir kitap. Keyifli okumalar.
Okumak zorunda olduğum için okudum diyebilirim. Kitaptan hiç zevk almadım desem umarım kitap severler bana kızmazlar. Konusu da bir gencin oradan oraya ve birbiriyle bağlantısız şekilde koşturması...
Gönülçelen dandik adıyla da çevrilmiştir. çavdar tarlası hikayenin temasının alegorik bir biçimde ele alındığı çavdar tarlasından yadigardır… çağrışımlar. hangimiz gençliğimizi anarken çağrışımlar sarmalına dalmalıyız ki. Her ne kadar ergen kitabı olarak değerlendirilse de aksine büyüklere ithaf edilen bir masaldır. Holden’ın içinde olduğu larva kısmımıza hitap eder. henüz bir tırtılken sürünmelerimiz hafifçe dişlediğimiz yaprakçıklar arasına bir yolculuk. ilk defayı anlatır. büyümenin üzerimize oturmayan kalıbına dokunmayı. ilkliği ilikler yetişkinliğin üniformasına.kalıbına dar gelen bir ruhun can çekişmeleri daha çok. holden tüm konuşmalarıyla yüzeyselliğin, farkındalığın ve farksızlığın dibini eşeler. çavdar tarlasında rüya yakalayıcılarına tutulup hayali gökyüzünden gerçeğin sert zeminine düşmeyi de istemez. bizi ne zaman kandırdılar merak eder. ben de merak ettim sonra.defalarca sayıklamışımdır "catch me in the rye holden" diye. sesinizi aradığınız bir çağa sağır kalmamak için okuyun ve holden’a yakalanın derim.
Kitabın adından etkilenip okumaya karar verdim ama pek ilgisi olduğunu söyleyemeyeceğim. Klasik ergen konuşma biçimi beni rahatsız ediyor. Derin mesajlar içerdiği ve ergenlik çağındaki bir bireyin ruh halini yansıtan mesajlar vermiş. Alıntısını yapmak istediğim her yer paylaşılmış. :)
Kardeşine düşkünlüğü ve sonunda ne olacak acaba diye okudum. Okunmasa olmaz diyebileceğim bir kitap olmadı benim için ne yazık ki...
Tabi ki kimseyi etkilemek değil niyetim. Yapılan incelemelerin bir kısmını kontrol ettim. Çok beğenen arkadaşlarımız var.
Keyifli okumalar dilerim.
DİKKAT!!! BU İNCELEME ESER MİKTARDA KÜFÜR ve ARGO İÇERİR. LÜTFEN ÇOCUKLARINIZI EKRAN BAŞINDAN ALINIZ!!! (+18)
Bu okulu hiç sevmiyorum. Hatta okulun alayı mallarla dolu. Gerçi ben okumayı da sevmiyorum. Okul okumayı tabi ki. Okulun bok gibi yurdunda kalıyorum. Oda arkadaşım var bir de. Salağın adı yok. Daha doğrusu var da ne önemi var. Sonuçta o bir salak. Siz ona salak diyebilirsiniz. Ben öyle diyorum.
Okuldan atıldım lan bugün. Şimdi ne halt edecez bilmiyorum valla. Anama ne diyecem. Pederi düşünmüyorum bile. Salla gitsin ya. Aziziye'nin(Konya'da bir cami) oradaki çay ocağına gideyim bari. Herifçioğlu közde çay yapıyor. Yanına bir de simit. Tamamdır, karnımızı doyurduk işte. Herifçioğlu dediğim cingenoğlu(çingene)
Bugün eve gidemem. Bari gazino yapalım biraz. Muhacir Pazarı'ndaki(Konya'da bir semt) gazinolara gittim. Ulan sabaha kadar konsomatris bütün paramı çırptı be. Para da kalmadı. Bari Rıza abinin dükkanına gideyim. Gitmez olaydım. Lavaboda bu Rıza abi saçlarımı okşamasın mı? Hemen fırttım. Ne demişler, zaman kötü kolla götü....
http://www.okunmuskutuphane.blogspot.com

Şimdi inceleme sırası...
Diyeceksiniz ki bu yukarıdaki saçma sapan şey de ne. İşte size Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabının kısa bir özeti. Bu hikayedeki olayların aynısı ya da bir benzerini kitapta okuyacaksınız zaten. Kitap, ergen bir çocuğun okuldan atılışını ve yaşadığı maceralardan sonra bir daha dönmek istemediği evine geri dönüşünü anlatıyor. Yalnız oldukça arabesk bir anlatım ve hikaye ile. Kimse kusura bakmasın yok argolu bir dili varmış, yok küfürler olabilirmiş... Geçelim bunları bir kalem dostlarım. Görüyorsunuz her şey orada, görüyorsunuz.
Yukarıdaki hikaye ne kadar arabeskse bu kitap da o kadar arabesk. Amerikan arabeski işte. Arabesk hayat her yerde aynı işte.
Aslında bu bir kitaptan ziyade bir film olabilirmiş. Ha. bu arada bu kitabı bitirdim. Sıkıldım mı? Evet. Ama çok çok da değil. Bu kitap ne kattı bana? Koca bir hiç. Okumalı mısınız? Elinizde başka kitap yoksa boş durmaktan iyidir. Çok kitabınız varsa bu kitabı okumak tam bir zaman kaybı. Bir şey daha... Kitapta argo ve küfür mevcut. Bu yüzden benim kısacık metnimdeki küfür ve argolar sizi rahatsız etmesin. Her şey edebiyat için sonuçta değil mi? İyi okumalar.
Bu arada kitaptan galiba alıntı yapacak hiçbir cümle bulamadım. Evet, evet.. Bulamadım.
İncelemeyle alakalı fotoğraf ve videolar için blogumu ziyaret edin.

https://okunmuskutuphane.blogspot.com.tr/...lar-jd-salinger.html
Benim naçizane fikrim; eğer bir yazar klasik anlatım tekniklerini bir kenara bırakıp bambaşka bir tarz yaratır, karakterleri gerçeğe yakınlık gösterir, ilgi çekici ve daha önce ele alınmamış konuları işlerse o edebi eser birkaç adım önde olur. Saydığım kriterler bu kitapta mevcut olduğundan kitabın bende önemi var.

Holden'ın, New York'ta başıboş birkaç gününü adeta yaşadım. 17 yaşındaki bir ergenin bu tip gözlemlerini herkes yapabilir mi bilemiyorum ama bu şekilde kelimelere dökmek Salinger’a nasip olmuş. Okuması kolay ve akıcı. Müthiş etkileyici. Eser benden geçer not aldı. Tavsiye ederim, keyifli okumalar.
Kitapta genç (ya da ergen demeliyim çünkü 17 yaşına henüz girmemiş) kahramanımız Holden Caulfield'in dördüncü okulu olan Pencey'den de atılmasının ardından yaşadığı birkaç gün anlatılıyor. Holden'in kendi ağzından. Bu sebepten dolayı kitap baya akıcı ilerliyor. Zaten böyle kitapları severim, çünkü bir insanla karşılıklı oturmuşsunuz da sadece o anlatıyor siz dinliyormuşsunuz gibi.
Çeviriden midir bilmiyorum ama çok fazla "felaket, lanet" kelimeleriyle betimlenmişti cümleler. Bu durum çok hoşuma gitmemişti ama "bittim buna" samimi geliyordu.
Kitabı okurken kendimi hep Amerikan yapımı gençlik türünde bir film izlermiş gibi hissettim. Belki içinizde öyle hissedenler de olmuştur.
(Spoiler) Holden'e göre insanlar hep samimiyetsiz ya da onun deyimiyle tam bir sahtekârlar. Kardeşi Phoebe'nin deyimiyle de Holden'in sevdiği bir şey yok, her şeyden nefret ediyor. Holden ise ölen kardeşi Allie'yi sevdiğini söylüyor. Phoebe, o öldü diye bu duruma karşı çıkınca da "bir insan öldü diye onu sevmekten vazgeçmek zorunda mısın?" diye sert bir şekilde karşı çıkıyor. Holden'in deyişiyle "bitmiştim buna" :) Belki de kitapta en beğendiğim yerlerdendi bu konuşma.
Kısa kesmek istiyorum. Okurken zaman zaman aklınızdan bu kitabı okuyacağınıza pişman olacakmış gibi hissedebiliyorsunuz, çünkü açık seçik konulara girildiği çok fazla oluyor. Ama bir yandan da Holden'in içinde gerçekten öyle düşünceler var ki bazı konular hakkında, bakış açınız değişiyor ve o konu üzerinde düşünmeye başlıyorsunuz siz de. Bu yüzden de pişmanlığınız gitgide azalıyor sona doğru. Ben öyle düşündüm.
Okumak isteyenlere keyifli okumalar dilerim :)

Yazarın biyografisi

Adı:
J. D. Salinger
Tam adı:
Jerome David Salinger
Unvan:
Amerikalı Yazar
Doğum:
New York, ABD, 1 Ocak 1919
Ölüm:
New Hampshire, ABD, 27 Ocak 2010
Jerome David Salinger 1 Ocak 1919'da New York'ta doğdu. 1934-36 arası Valley Forge Askeri Akademisi'ne, 1937-38 arası Ursinus College ve New York Üniversitesi'ne gitti. 1941-48 arasında Colliers, Esquire ve Cosmopolitan gibi dergilerde yirmi öykü yayımladı. 

Salinger, Zen-Budizm öğretisinden etkilendi ve bunu yazdıklarına da yansıttı. Yeni Dönem öykülerinden oluşan Nine Stories (İngiltere'de For Esme – With Love and Squalor (Esme için – Sevgi ve Sefaletle)) 1953'te yayımlandı. 

Salinger, 1950'lerin ikinci yarısından itibaren New Yorker'da yedi tuhaf kardeşli Glass Ailesi'nin birbirine bağlı uzun öykülerini yayımlamaya başladı. Bu dizi öykülerin ilk ikisini Franny and Zooey adıyla 1961'de, sonraki ikiliyi ise Raise High the Roof Beam, Carpenters and Seymour: An Introduction adıyla 1963'te kitaplaştırdı. Glass Ailesi'ne ait yayımlanan son öykü olan Hapworth 16, 1924 ise New Yorker'ın 16 Haziran 1965 tarihli sayfalarında kaldı. 

Salinger, 1963'ten beri yeni bir kitabı çıkmamasına ve neredeyse efsane haline gelmiş bir gizlilik içinde yaşamasına karşın, dünya edebiyat gündemindeki yerini hep koruyor.

Yazar istatistikleri

  • 315 okur beğendi.
  • 5.382 okur okudu.
  • 156 okur okuyor.
  • 2.763 okur okuyacak.
  • 126 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları