J. D. Salinger

J. D. Salinger

Yazar
7.0/10
10bin Kişi
·
36,2bin
Okunma
·
964
Beğeni
·
23,1bin
Gösterim
Adı:
J. D. Salinger
Tam adı:
Jerome David Salinger
Unvan:
Amerikalı Yazar
Doğum:
New York, ABD, 1 Ocak 1919
Ölüm:
New Hampshire, ABD, 27 Ocak 2010
Jerome David Salinger 1 Ocak 1919'da New York'ta doğdu. 1934-36 arası Valley Forge Askeri Akademisi'ne, 1937-38 arası Ursinus College ve New York Üniversitesi'ne gitti. 1941-48 arasında Colliers, Esquire ve Cosmopolitan gibi dergilerde yirmi öykü yayımladı. 

Salinger, Zen-Budizm öğretisinden etkilendi ve bunu yazdıklarına da yansıttı. Yeni Dönem öykülerinden oluşan Nine Stories (İngiltere'de For Esme – With Love and Squalor (Esme için – Sevgi ve Sefaletle)) 1953'te yayımlandı. 

Salinger, 1950'lerin ikinci yarısından itibaren New Yorker'da yedi tuhaf kardeşli Glass Ailesi'nin birbirine bağlı uzun öykülerini yayımlamaya başladı. Bu dizi öykülerin ilk ikisini Franny and Zooey adıyla 1961'de, sonraki ikiliyi ise Raise High the Roof Beam, Carpenters and Seymour: An Introduction adıyla 1963'te kitaplaştırdı. Glass Ailesi'ne ait yayımlanan son öykü olan Hapworth 16, 1924 ise New Yorker'ın 16 Haziran 1965 tarihli sayfalarında kaldı. 

Salinger, 1963'ten beri yeni bir kitabı çıkmamasına ve neredeyse efsane haline gelmiş bir gizlilik içinde yaşamasına karşın, dünya edebiyat gündemindeki yerini hep koruyor.
Tanıştığıma hiç memnun olmadığım kimselere, durmadan, ''Tanıştığıma memnun oldum'' demek beni öldürüyor. Ama hayatta kalmak istiyorsanız, ille de bu zırvaları söylemek zorundasınız.
“Öldü biliyorum! Bilmediğimi mi sanıyorsun? Ama, onu yine de sevebilirim, değil mi? Bir insan öldü diye onu sevmekten vazgeçmek zorunda mısın, Tanrı aşkına; özellikle de, hayatta olanlardan bin kez daha iyi kalpli bir insansa?”
.. moralim öyle bozuktu ki, düşünemiyordum.Asıl derdim de bu benim. Moraliniz çok bozuksa, düşünemiyorsunuz bile.
"Bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir."
Eskiden onu pek akıllı sanırdım, o aptallığımla tabii. Öyle sanmamın nedeni; tiyatro, edebiyat bütün bu zırvalıklar üzerine çok şey bilmesiydi. Birisi bu konularda çok şey biliyorsa onun aptal olup olmadığını anlayabilmeniz epey zaman alıyor.
208 syf.
·214 günde·5/10 puan
Bu kitap hakkında yapılacak bir inceleme yok. Gereğinden fazla abartılmış kitaplar listemdedir. Bir ergenin okuldan ayrılışı ve sonrasındaki iç dünyası. Bir de her sayfada "bittim buna" tarzında klişe laflar. Okunacak çok kitap varken çavdar tarlası malesef iyiler sıralamasına giremez.

Yine de Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
208 syf.
·5/10 puan
Yine sahaflara yaptığım gezilerden, seyyah olduğum dönemlerden ,o dükkan senin bu dükkan benim diyip fır döndüğüm günlerden birinde sahaf arkadaşlarımdan biri al oku diyerek tutuşturdu elimize.. tanıyordum elemanı güvenim de tamdı..aldık attık çantaya ..öve öve de bitirememişti kitabı.. öyle edebi değeri vardı , yok yazar inzivaya çekilmişti , fotosunu dahi çekememişlerdi falan fıstık.. dedim ki kendi kendime tamam bir bohem hayatı mı söz konusu..nerde bir sürgün , nerde bir toplumdan dışlanmışlık bir ötekilik var orda ben..atasporumuz ya bizim?!?!? birde mutluluk var ki anlatılmaz..yayınevi de beni kandıran değişkenlerden oldu.. yapı kredi yayınları.. az buzda netten yorumlara baktık..dedim tamam!! bir mutluluk efenime söyleyim bir müşkülpesent şahsın huzurla sonlanacak öyküsü..eve geliyordum turnayı gözbebeğinden vurdum diyerek ..viyadükten uçan hacı murat misali süzülüyordum (iniş takımları açılmayınca yere çakılıp atomize oldugum yerde benden geriye kalanlardan , enkazımdan bir jilet fabrikası kuracaklarını bilmeksizin)... gelgelelim ertesi gün başladık okumaya... bir terslik var! konya ovasında su kaynatmış anadola döndüm.. gitmiyor.. işin aksi birde öyle güvenmişim ki kitaba, işe gelirken yanıma başka ekipmanda almamışım..çay içiyorum ,sigara yakıyorum, gezip dolaşıp geliyorum , tüfekli tüfeksiz hareketler..YOK!! gitmiyor!! pazar günü okulun açtığı etüde ilgili öğretmeni kalkındırmak için aile baskısıyla yazdırılan, aileyle öğretmenin karşılıklı win - win ilkesiyle müreffeh geleceklere yelken açtığı buna karşılık pazartesi okula geri dönecek olan yaşıtları dışarda gezerken eğitim ve öğretime gark olmuş ortaokullu öğrenci bunalımı yaşıyordum.. bir üzüntü bir bunalmışlık.. okudum bitirdim ama kanser o gün yuva yaptı vücuduma.. yazarın okuduğum ilk (ve sanırım son ) kitabıydı ..
kullandığı dil olsun işlenen konu olsun bana cok uzak geldi..çevirmenin de bunda katkısı azımsanamaz( hele şu "lanet olası nasılda" kalıbıyla başlayan cümleler) ..konuya girip okuyacaklara spoiler vermek istemem ama bu kıvamda bunalım ve dertli insan edebiyatı okumak isteyenler bukowski limanına yelken açsınlar.. zira bu kitap bir "ekmek arası" ile kıyaslandığında ( konu bakımından) kete vs baklava kıvamında bir durum ortaya çıkıyor.. yani bu ülkede insanlar iddaa oynarak ev gecindiriyor , ne dramlar dönüyor..okuldan atılan bir gencin yaşadığı bu "çiki- çiki bunalım" cidden çok yavan..
208 syf.
·6 günde·Beğendi·7/10 puan
Eveeeeeet! Kitabımız bitti.

Şimdi kitapla ilgili şunu belirtmeliyim ki edebiyat dünyası ikiye ayrılmış durumda. Bir gurup eleştirmen ergenlik dönemine girmiş bir çocuğun iç konuşmalarını koca bir safsata olarak görürken bir gurup eşleştirmen ise yine ergenliğe girmiş bir çocuğun aile sevgisinden mahrum kalması sonucu hayata umutsuz bakmasının toplumsal bir sorumluluk olduğuna işaret etmesi yönüyle, kitabın çok satanlar arasında olmasını haklı bulur.

Not: Ayrıca Amerika' da demokrat olarak tanımlanan eyaletlerde okullarda okutulmakta olup cumhuriyetçi olarak tanımlanan eyaletlerde pek sevilmemektedir.

Valla ben iki tarafın da yorumlarına katılmıyorum. Neden mi? Buyurunuz.

Şimdi baş karakterimiz Holden Caulfield. 16 yaşında, agresif, sürekli lanetler okuyan, kısacası oldukça geçimsiz bir kimsedir. Ailesi zengindir ve diğer zengin aileler gibi çocukları olan Holden'i yatılı bir okula gönderirler. Holden'in kovulduğu beşinci yatılı okula. Tüm hikaye belki de bu kadarcık bir bilgiyle özetlenebilir.

Fakaaaaat! Eğer ki bu kitap Türkiye gibi aile bağlarının Amerika gibi ülkelere oranla kuvvetli olduğu ülkelerde okunuyorsa iş değişir. Aslında kitap kapitalizmin üstü kapalı eleştirisidir. Biliyoruz ki kapitalist ülkelerin en önemli silahı ilk önce aile bağlarının yok edilip bireyciliği ön plana çıkarmasıdır. Böylece bireyselleşen insan biran önce üretmek ve hayatını düzenlemek zorundadır. Aileden kopuş erken yaşlarda başlar.

Yani kapitalist ülkelerde bizler biliyoruz ki 18 yaşında bir çocuğun kendi ayakları üzerinde durması beklenir. Çocukların cinsel yaşamlarına aileleri pek müdahale edemezler. Hukuki yaptırımları dahi vardır. Hele ki üniversite okuyorsanız ailenizle birlikte yaşamak toplum tarafından pek hoş karşılanmaz ki zaten çocuklar o yaşlara gelinceye kadar kendi paralarını dahi kazanıyorlardır. E tabi ki bireyciliğin ön planda olduğu ülkeler de bu gelişmişliklerini buna borçlular. Erken yaşlarda hayatı her yönüyle deneyimleyen bir birey, kendi aldıkları kararlara ailelerinin "saygı duymak zorunda" olduğu ülkelerdeki bir birey, evde dekoratif küçük bir değişiklik için bile 7 yaşındaki çocuğun fikrinin alındığı ülkelerdeki bir birey tabi ki ister istemez özgüvenli, başarılı, özdeğer algısına sahip ve düşüncelerinin önemli olduğunu düşünen bireylere dönüşür. Tabi tüm bu güzel lafların ardından bireyciliğin önplana çıktığı bu ülkelerde olumsuz bir sonuç da ortaya çıkar. Ailelerin çocuklarıyla daha seviyeli bir ilişkilerinin olması ve bazen de bu davranışların sonucu olarak ilgisiz büyüyen, "kendi ayaklarının üzerinde durmak zorunda kalan" , bencil, bireysel başarı için rekabet etmek zorunda olan; rekabetin getirdiği "güçlüler ayakta kalır, zayıflar ölür" mantığı da çocukların okul çağında birbirlerini aşağılamalarına; hayata karşı öfke duymalarına neden olabilmektedir.

Amerika' da okullarda eline silah alıp onlarca insanı öldüren çocukların hikayelerini çok duymuşuzdur. Tabi ki bizdeki aile bağlarının güçlü olmasının da olumlu yanlarını da uzun uzun anlatmama gerek kalmamıştır. Kısaca değinecek olursak, bizler de bir Avrupalıya göre daha içten, sıcak kanlı, bencilliği ne kadar eleştirilse de bir Avrupalıya göre kat be kat daha düşünceli ve yardımsever olarak kabul ediliriz. Özelikle Türkiye'den Avrupa'ya giden insanların yaşadığı ve fark ettiği ilk şeylerden biri de "ulen burda susuzluktan gebersek biri de al sana su demez" dir. Aslında bu toplumcu bir bakış açısının serzenişidir. Bir Avrupalı' da "arkadaşım olabilirsin, bende 10 gün kalıyorsan bunun ücretini tabi ki senden temin edeceğim" diyebilir ve bu da bireyselliğin ön plana çıktığı Avrupalı serzenişidir.

Velhasıl kelam Çavdar Tarlasında Çoçuklar, kültürel izolasyonun ve kapitalizmin getirdiği çürümüşlüğün bir eleştirisidir. Toplumumuz da git gide bireyselciliğin ön plana çıktığı bir topluma dönüşüyor. Tabi ki buna karşı değilim fakat bireyselleşirken, değerlerimizin ölmemesi gerektiğinin de altını çizmem gerekir.


~~Keyifle okuyunuz, kitapla kalınız~~
208 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10 puan
Kitap ergenlik dönemini başarılı bir şekilde atlatamayan, yaşadığı ortama ayak uyduramayıp kendi iç dünyasında çatışmalar yaşayan Holden'in dördüncü kez okuldan atıldıktan sonraki birkaç gününü anlatıyor.

Kitabın dili çok sempatik ve eğlenceli. Holden'in deyimiyle "Bittim!" :) Yer yer argo ve küfür olsa da çok fazla rahatsız etmiyor. Tek rahatsız olduğum şey "yani" kelimesini sık sık kullanması oldu.

Kitabı bir ergenin saçmalıkları gibi algılayabilirsiniz ya da topluma yabancılaşmış, insanların samimiyetsizliklerinden tiksinen, gözlemleri sonucu çok güzel tespitlerde bulunan zeki bir çocuk olarak da görebilirsiniz. Bu tamamen sizin bakış açınıza göre değişir. Benim için ikinci seçenek geçerli. :)

Keyifle okuyun, mutlu kalın. (:
208 syf.
Klasik zamanlarından tutun da modern ve günümüz post-modern anlatılarına kadar, ne çok kılıklara sokulmuştur roman. Ne türü olursa olsun yazarının aktarmayı hedeflediği bir gerçekliği vardır hep. Bir roman yazarı gerçekliğe nasıl yaklaşmalı, nasıl aktarmalı?

İlk elden, ne kadar objektif olmaya çalışırsa çalışsın, kullandığı dil daha mükemmel, daha eksiksiz, daha kestirmeden, daha iyi iletişim kuran başka bir dil karşısında eksik kalacaktır. Başta Tolstoy, Dostoyevski gibi Rus devleri ile en üst seviyesine varan bu objektif, hikayeyi mükemmel bir biçimde aktaran, kendi fikirlerini en iyi biçimde ifade eden yazar anlayışı, 20 yüzyılla kendini bambaşka tekniklere bırakmaya başladı. Kafka hikaye ve romanlarında okura kasıtlı tuzaklar kurdu, en basit bir durumu içinden çıkılmaz labirentlerden oluşan bir gerçekliğin içine yerleştirdi, dil ile kasıtlı olarak yanlış anlaşılmalar yaratmayı hedefledi. Joyce sanki okurun elinde İrlanda'da yaşadığı dönemde kullanılan argo terimlerini de içeren bir kültürel rehber mevcutmuş gibi yazdı. Musil daha da ileri gitti ve takip edilebilmesi için psikolojiden, felsefeye mükemmel bir entelektüel birikimi zorunlu kıldı.

Avrupalı yazarların kültürel seviyesiyle başa çıkamayacağının bilincinde olan A.B.D.'li yazarlar ise, ülkelerinin temel yapı taşı olan pragmatizme yönelerek tamamen farklı bir evrim geçirdiler: Hemingway geçmişin edebiyatının tüm şatafatını bir kenara bırakarak bir savaş muhabiri gibi yazmaya başladı. Salinger ise dil mücadelesinden tamamen vazgeçmek için kendine özgü çok ilginç bir teknik geliştirdi: Kullandığı dili tamamen subjektif, o şekilde kullanıldığı için de eleştirilemez bir zırha bürünmüştü. Çünkü diğer yazarlardan farklı olarak bu yegane romanını bize, bir erişkin anlatıcı değil, ergenlik döneminin sonuna gelmiş genç erişkin aktarıyordu. Bir ergene vasat, kırık dökük bir dil kullandığı, kurgusu berbat bir roman ile karşımıza çıktığı için kimse kızamaz ya... Üstelik, o deneysel egoların spontanlığı ve aşırı duygusallığı içinde insan gerçekliğine ulaşma fırsatını, kendine özel anlatım şekliyle yakalamış oluyordu. Ölümüne üzülmemek gereken bir dosttur o, çünkü uzun ve dolu dolu bir hayat sürdü ve belki hak ettiğinden bile çok ilgi gördü, erkenden unutulmazlık rütbesine yükseldi. Üstelik bunu hayatının son kırk yılında hiçbir şey yazmadığı, vaktini özel hayatı hakkında yazanları dava etmekle ve gözlerden uzak kalabilmek için gereken her şeyi yapmakla geçirdiği halde başardı. Bu kadar münzevi olma isteğine karşılık bu kadar popülarite kuşu, ancak bir A.B.D.'li yazarın başına konabilir. Oysa o bunu, her gerçek yazar gibi hiç istemiyordu. Ve tesadüfe bakın ki, yarın (27 ocak) onun, bu münzevi dostun ölümünün yedinci yıl dönümü. Nur içinde yat huysuz ihtiyar.
208 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10 puan
"Her neyse, hep, büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta-yetişkin hiç kimse, yani- benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum.; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben,çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim.''

İsmi yukarıdaki paragraftan geliyormuş. Kitaba başlamadan önce heralde tarım işçisi olarak çalışan çocukların yaşamını anlatıyor sanıyordum.

Kitap, günlük konuşma diliyle yazıldığı için bana çok samimi geldi. Bu samimilik okumayı baya akıcılaştırıyor.

Holden'nın, okuldan atıldıktan sonraki 3 gününü kendi ağzından dinliyoruz. 17 yaşındaki bir gencin, bu 3 günde yaşadıkları size aşırı gelebilir. Ki kitap ahlak dışı ve açık saçık bulunduğu için yasaklanmış.

Holden, neredeyse her şeyden nefret eden bir çocuktur, herkesi iki yüzlü, sahtekar ve samimiyetsiz görür. Ama kardeşi Phoebe'nin yeri ayrıdır. Onu çok sever. Tam herşeyi bırakıp, kendi başının çaresine bakmayı düşünürken kardeşinin parktaki mutlu hallerini görüp gitmekten vazgeçer.

Bana göre kitapta asıl anlatılmak istenen, kendine özel iç dünyası her gencin, topluma uyum sağlamak için bir çıkar yol bulma çabaları ve sonunda bu çabaların boşa çıkması sonucu yıkıntılar yaşaması diyebilirim.

Çokca ders çıkarabilecek bir kitap. Keyifli okumalar.
198 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10 puan
Holden yaşadığı dünyaya adapte olamayan, bulunduğu durumu, insanları sürekli eleştiren ve onları samimi bulmayan ergenlik döneminde 4 ncü kez okuldan atılmış bir çocuk. Holden'ın iç dünyası ve kendine has anlatımı ile okumanız gereken tatlı kitaplardan.
Çok keyifli bir kitap. Hiç bitmesin isteyeceğiniz türden bir şey.
Holden, Holden... On altı yaşında bir delikanlının ergen bunalımları... Aykırılığı, boş vermişliği, yalnızlığı, arzuları, korkuları...
Çok doğal ve gerçekçi bir anlatım. Korkmuşsa korkmuştur; ağlamışsa ağlamıştır. İdealize etmek yok, farklı göstermek yok. Roman baş kişisi neyse, o. Son derece masum ve eğlenceli.
Üslupta bile, edebi yönüne halel gelmesi pahasına karakterin doğallığına dokunulmamış: Filan kelimesinin sık tekrarı, bazı söylem ısrarları vs.
Akıcı bir serüven okumak için bundan daha doğru bir kitap olamazdı.
208 syf.
·Puan vermedi
Merhabalar ülkemizde ilk basımında Gönülçelen olarak basılan Çavdar Tarlasında Çocuklar’da kahraman olarak bir ergenin hiçbir şeyden hoşlanmayan,okulda derslerden kaldığı için okuldan kovulan,yaşadıkları karşısında endişe kapılan ve büyümekten korkan biridir.Ergenin okuldan atıldıktan sonraki iki gününü nasıl geçirdiği anlatılmaktadır.Kahramanın çevresindekilerin sahte davranışlarını farkederek insanlardan uzaklaşır.Üslup olarak alışılmışız dışında farklı bir anlatım kullanılmıştır.Kitapta sokak dili kullanıldığından dolayı akıcı olmaya bilir ancak farklı ve eğlenceli bir dil kullanılmış.Amerikada belirli bir zamanda yasaklanmış ve tartışılmış bir eserdir.Kitabın en beğendiğim bölümü son kısmıydı.
Keyifli Okumalar Dilerim
198 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Yazarımızın dili eğlenceli ve sempatik geldi bana. Sayfalarda küfür ve argo kelimeler kullanılmış olsa da çok rahatsız etmiyor. 16 yaşındaki Holden'in 4. kez okuldan atıldıktan sonraki günlerini anlatıyor. Ergenlik dönemini zor şekilde atlatmaya çalışan Holden'in kendi iç dünyasında birçok iç çatışmalar yaşar. Kitabı okurken bir ergenin saçmalıkları gibi düşünebilirsiniz belki ama, bana göre gözlemleri sonucu iyi tespitlerde bulunan zeki bir çocuk diyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
J. D. Salinger
Tam adı:
Jerome David Salinger
Unvan:
Amerikalı Yazar
Doğum:
New York, ABD, 1 Ocak 1919
Ölüm:
New Hampshire, ABD, 27 Ocak 2010
Jerome David Salinger 1 Ocak 1919'da New York'ta doğdu. 1934-36 arası Valley Forge Askeri Akademisi'ne, 1937-38 arası Ursinus College ve New York Üniversitesi'ne gitti. 1941-48 arasında Colliers, Esquire ve Cosmopolitan gibi dergilerde yirmi öykü yayımladı. 

Salinger, Zen-Budizm öğretisinden etkilendi ve bunu yazdıklarına da yansıttı. Yeni Dönem öykülerinden oluşan Nine Stories (İngiltere'de For Esme – With Love and Squalor (Esme için – Sevgi ve Sefaletle)) 1953'te yayımlandı. 

Salinger, 1950'lerin ikinci yarısından itibaren New Yorker'da yedi tuhaf kardeşli Glass Ailesi'nin birbirine bağlı uzun öykülerini yayımlamaya başladı. Bu dizi öykülerin ilk ikisini Franny and Zooey adıyla 1961'de, sonraki ikiliyi ise Raise High the Roof Beam, Carpenters and Seymour: An Introduction adıyla 1963'te kitaplaştırdı. Glass Ailesi'ne ait yayımlanan son öykü olan Hapworth 16, 1924 ise New Yorker'ın 16 Haziran 1965 tarihli sayfalarında kaldı. 

Salinger, 1963'ten beri yeni bir kitabı çıkmamasına ve neredeyse efsane haline gelmiş bir gizlilik içinde yaşamasına karşın, dünya edebiyat gündemindeki yerini hep koruyor.

Yazar istatistikleri

  • 964 okur beğendi.
  • 36,2bin okur okudu.
  • 886 okur okuyor.
  • 14,9bin okur okuyacak.
  • 1.084 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları