“Bir roman, anlatmak istediği fikirlerin ağırlığı altında ezilir mi?”
Herkese selamlar sevgili kitap dostlarım.
Bugün Ahmet Ümit ’in okuduğum dördüncü kitap olan Beyoğlu'nun En Güzel Abisi ’nden bahsetmek istiyorum.
Açık konuşacağım; Bir Aşk Masalı ’nı saymazsak ( onu hiiç beğenmemiştim) Ahmet Ümit’ten şimdiye kadar okuduğum kitaplar arasında en az beğendiğim eser bu oldu. Üstelik bu kadar övülen, bu kadar sevilen bir kitaptan bunu hiç beklemiyordum.
Belki Başkomiser Nevzat serisine kronolojik sırayla başlamamış olmamın bunda bir etkisi vardır, bilemiyorum. Çünkü bu kitap, Başkomiser Nevzat’la tanıştığım ilk kitaptı. Ama dürüst olmak gerekirse, yıllardır duyduğum övgülerden sonra karakterle aramda beklediğim o bağı da kuramadım. Kötü bir karakter değildi elbette ama bende “işte bu yüzden herkes onu bu kadar seviyor” duygusunu uyandırmadı maalesef...
Kitabın beni en çok zorlayan tarafı ise klişeler oldu. O kadar fazla klişe vardı ki birçok yerde kendimi bir roman okurken değil de Arka Sokaklar’ın bir bölümünü izliyormuş gibi hissettim. Mafya tiplemeleri, polislerin kendi aralarındaki konuşmaları, bazı olayların ilerleyiş biçimi… Bir süre sonra beni hikâyenin içine çekmek yerine hikâyeden uzaklaştırmaya başladı. Açıkçası kitabın büyük kısmını sıkılarak okudum.
Ama beni asıl rahatsız eden şey bu da değildi.
Daha önce Ahmet Ümit kitaplarıyla ilgili yazdığım incelemelerde de bundan bahsetmiştim. Ahmet Ümit’in romanlarında çoğu zaman çok yoğun bir mesaj verme isteği hissediyorum. Elbette edebiyat yalnızca güzel cümleler kurma sanatı değildir. Edebiyat aynı zamanda topluma ayna tutar, sorgulatır, rahatsız eder, düşündürür. Buna sonuna kadar katılıyorum. Fakat güçlü bir romancı, söylemek istediği şeyi hikâyenin içine yedirir. Siz o mesajı satır aralarında hissedersiniz. Buradaysa birçok yerde
Bir gün saçlarınız beyazladığında,
Yazınıza kış düştüğünde,
Hevesleriniz titrek ve hareketsiz kaldığında,
Ve yazdan bir his kalmadığında,
O zaman anlarsınız neleri kaybettiğinizi.
Zira kışlarınızı yaza çevirmediğiniz taktirde...