Hayatınızda en az 2 tane distopik eser okuduysanız insanlığın çeşitli şekilde yok oluşuna sahit olmuşsunuzdur. Ama bu distopyada yok olan insanlık değil hayvanlar alemi. Nedeni bilinmeyen hayvan kaynaklı bir virüs insanların ölümüne yol açıyor. Üstelik öyle günümüzdeki gibi spesifik bir hayvanda geçerli bir durum değil bu bütün hayvanlar insanları hasta ediyor. Vahşisinden evciline, uçanından yüzenine hepsi. İnsanlar virüse çare bulamadıktan sonra soylarının devamı için çözümü hayvan ırklarını yok etmekte buluyor. Hayvanların olmadığı bir dünya ne kadar sessiz ve boş olurdu öyle değil mi? Sokaklarda uçan kuşların, havlayan köpeklerin, mırıldanan kedilerin ve hatta sineklerin olmadığı bir dünya ne kadar da boş ve sessiz olurdu öyle değil mi? Yazar bu noktada ekolojik dengenin bozulmasına girmeden bize hepcil olan insanların et olmadan neler yaşadığını anlatıyor. Hayvanlar olmadan da hayatta kalmamızı sağlayacak yeterince bitki var dünyada ama insanlar bir şekilde etsiz yapamıyor ve birbirini yemeye başlıyorlar. İlk olarak komşular savunmasız olarak diğer komşularını yemeye başlıyor. Daha sonra vakalar arttıkça yönetim buna el koymaya başlıyor. Yasal ve özel olarak besi hayvanları yetişriliyor. Hayır bu öyle koyun inek falan değil bildiğimiz insan. Çiftliklerdeki toynakların yerini insan ayakları alıyor. Ana karakter bu çiftliklerde çalışan sorumlulardan biri olduğu için besi hayvanının doğumundan insanların sofrasına kadar bütün süreçlerine detaylı bir şekilde şahit oluyoruz. Çiftliklerde yetişen insanların üretimi, bakımı büyümesi sağlık taraması mezbaha süreci aklınıza gelebilecek her şey detaylandırılmış. Bazı yerlerde dehşete kapıldım ve mide bulantısı krizleri yaşadım. Ama tuhaf bir şekilde kitabın sonuna doğru buna ben bile alıştım. Günümüzde bile özellikle