Tunç kapıyı açtığında, Hakan dahil hepimiz tuhaf bir ruh haline kapıldık. Yüzeysel bakıldığında ev yerli yerindeydi ve hafif rutubet kokusu hariç salonda hiçbir gariplik yoktu. Ancak sekiz senedir böylesine sessiz bir
eve bir kez dahi girilmemesi bizi garip hissettirmişti.
Dudaklarım kurumuş, gözlerim ağlamaktan ve şoktan dolayı şişmiş ve
morarmıştı. Gözlerimi kırptığım her an acıyı hissediyordum. Kapamak istemiyordum gözlerimi, karanlık hiç olmadığı kadar tehlikeli geliyordu. Korku kelimesini silmek istiyordum sözlüğümden, ama her geçen an şah damarıma bir adım daha yaklaşıyordu çaresizlik hissi. Saçlarım yıpranmış, bedenim kupkuru kalmış, tenim solmuştu; o kadar solmuştu ki, saf beyaz tonundan mora çalmaya başlamıştı bedenim. Hiçbir kâbus bu kadar etkili olamazdı benliğimde. Ancak içimdeki umut kırıntısı yok olmadıkça asla teslim olamazdım.
İşte o anda Wolfgang'ın sandığı gibi kendisine odaklanmamış olduğunun farkına vardı. Yuvarlak, şişkin gözleri Adrienne'nin omzunun gerisinde bir şeye bakıyordu.
"Tüm farklılıkların derinliği aynı mı çıkıyor? Bir el misali, birbirinden
farklı tüm parmaklar tek bir avuca mı bağlı? Ölüm denilen olgu aslında
Bir’den gelen katmanların sadece bir bölümü mü? Ölümün de ötesinde
katmanlar mı var? Tüm bu katmanlar aynı anda yaşanıyor olabilir mi? Yani
biz, aynı anda hem burada hem de ölü olabilir miyiz? Böylece kendimizi
tam şu an ışık katından izleyebilir ve keşkelerimizi değiştirebilir miyiz?"