Dışarıda bir yerlerdesin, soğuktan üşümüş ellerini ceketinin cebine tıkıştırıyorsun. Durakta bekliyorsun; önünden insanlar geçiyor, kaldırımlara ayak izleri kazınıyor. Gözün yolda. Otobüs her an gelebilir ve seni eve götürebilir... Gökyüzünü önüne seren pencerenin kenarında oturup içeceğin kahvenin dumanı burnunda. O his, o tanıdıklık, o huzur çok yakında. Otobüs gelmiyor. Ne zaman gelecek, bilmiyorsun. Bekliyorsun. Kaldırımda beklemekten ayak izin çıkmış. Seni bir gece olsun kucaklamayan bu dünya, bir gün gelir diye beklediğin otobüsü de sabahlarınla birlikte yakıp yıkmış. Artık biliyorsun. Otobüs gelmeyecek. Bekliyorsun. Belki gelir diye.
İnsanın canını acıtan, ayak tabanlarına kırık cam parçalarının battığı yokuşlu bir bayırda yürümek, ayakta kalmaya çalışmak değildir. Gerekirse koşar o yolda insan... İnsanın canını acıtan, o yolda emanet ettiklerine edilen ihanettir. Bunu görmesi ve yürümeye devam etmek zorunda kalmasın...
İnsanları insanlar öldürür, silahlar değil. Bu devirde sözler işliyor cinayetleri, katiller değil.
Hiçbir zaman hiçbir şeyin parçası olmak istemedim. İnsanlar bir topluluğa karıştığında ya da birileriyle aynı şeyleri yaptıklarını belli ettiklerinde onların parçası haline gelirler... Ben hiçbir zaman bir parça olmak istemedim. Birileri beni bölsün, parçalarımı dağıtsın istemedim.
Sonra sen geldin ve beni paramparça ettin.
Gerçek şu ki insanlar aşklarını ellerinden tutamıyor. Ya çok büyük oluyor o his, elleri eziliyor; ya da keskin tarafları avuçlarını kapatıp bileklerini kesiyor. Bu yüzden ilklere hep hırsız diyorlar ya... Yerleri bir daha asla doldurulmuyor; çünkü kimse, insanın ilk tecrübesizliğinde izin verdiği kadar derine kazamıyor.
İyileştirmek için uzandıkları yaraların dibi kurumuş kan, kabuğu kalksa acısı kalır. El uzansa anıları ayağa kaldırır. Şimdi içine dert olsa, dönse o adam; ne kabuk soyulur elini tutar ne de kabul eder şifasını yaram.