Kitabı ikinci kez okudum.İlkinde, sanırım yaşım küçük olduğu için aklımda kalan tek şey Felix'in aşkıydı. Şimdi ise beni en az etkileyen nokta "aşk" oldu.
Kitapta aşkın anlatıldığını zaten baştan biliyordum .Ben, aşkın kendisinden çok güzel ifade edilişini sevdim bu romanda.
Aşkı ile ön plana çıkan üç kahramana bir bakmak isterim:
Felix:
Çocukluğunda ailesi ve çevresi tarafından hiç sevilmemiş. En temel ihtiyaçları bile tam karşılanmamış. İçinde dolduramayacağını sandığı büyük bir boşluk var. O yüzden güzel ve kendinden yaşça büyük bir kadını sevmesi şaşılacak bir şey değildi. Felix, Henriette'in anneliğine de hayrandı. Çünkü kendi annesinden hiçbir zaman "annelik" görmedi.
Henriette:
Kendinden önce ölen üç ağabeyi var. Tek çocuk. Paranın ve soyluluğun miras kalabileceği tek kişi ve bu bir kız. "Kız"olarak doğması annesi tarafından asla bağışlanmamış. O da sevgisiz ve ilgisiz bir çocukluk geçirmiş. İçinde öyle bir beğenilme tutkusu var ki erdemli olacağım diye çıldırdı sonunda. İçindeki derin boşluk kocası tarafından görülmeyince onun da Felix'e bağlanması normaldi. Daha romanın başında Felix'e aşkını açıklamazken ve Felixsi de açıklamaması için sustururken onun daha çok seven taraf olduğu hissediliyordu.
Lady Dudley:
Onun Felix'e tutkusu klasik bir söylem: "Kaçan kovalanır". Başka bir kadını çok seven erkeğe diğer kadınlar tarafından hayranlık beslenmesi... Ayrıca Lady Dudley'in gözünde Felix bir bakir. Oyunları oynayacağı tecrübesiz bir oyuncak.
Yani işin bu kısmı bana ilginç gelmedi. Başka kitaplarda da karşımıza çıkabilir.
Beni asıl ilgilendiren olayların anlatılışı. Yani edebi dil...
Aşkın bu kadar çok yönünün ele alınabilmesi, kelimelere bu denli özenli dökülebilmesi beni şaşırttı. İnsanları bu kadar iyi analiz edebilmek, karmaşık duyguları bu denli