100 Temel Eser’de tamamladığım 71. eser Drina’da Son Gün oldu.
Drina’da Son Gün, İkinci Dünya Savaşı’nın Balkanlar’daki yıkıcı etkisini yalnızca askerî ve siyasî bir cephe olarak değil; kimlik, aidiyet ve hafıza ekseninde ele alan çok katmanlı bir romandır. Eser, Drina Nehri’ni hem coğrafi bir sınır hem de tarihsel bir kırılma hattı olarak merkeze alarak, Yugoslavya coğrafyasında sıkışıp kalan Balkan Türklerinin ve Müslüman toplulukların kaderini geniş bir panoramayla resmeder.
Romanda Drina, sadece akan bir nehir değildir; Osmanlı mirasıyla parçalanan Yugoslav ulus-devlet tahayyülü arasında kalanların sessiz tanığıdır. Nehrin iki yakası, savaşın ideolojileriyle ayrılırken, insanlar da “hangi taraftasın?” sorusuna zorlanır. Bu soru, romanda çoğu zaman cevapsızdır; çünkü Balkan Türkleri için taraf, çoğu kez hayatta kalmak anlamına gelir.
Yugoslavya’da Savaş: Çok Cepheli Bir Kaos
Eser, Yugoslavya’nın savaş yıllarındaki karmaşasını tek bir anlatıya indirgemez. Aksine, şu güçlerin yarattığı çok katmanlı şiddet ortamını birlikte düşünmeye zorlar:
• Nazi Almanyası ve işgal rejimi
• Çetnikler (Sırp milliyetçi milisler)
• Partizanlar (Tito önderliğinde komünist direniş)
Bu karmaşada Balkan Türkleri ve Müslümanlar, çoğu zaman korunmasız bir ara kimlik olarak konumlanır. Ne tam anlamıyla “bizden”, ne de “öteki” sayılırlar; bu da onları sürekli hedef hâline getirir.
Türklerin silahlı direnişe mecbur kaldığını simgeleyen TürkDivisia’sı da bu eserin içinde bunca mezalimden sonra sessizce kendine yer bulur.
Romanın en çarpıcı yönlerinden biri, Balkan Türklerinin savaş tarihindeki görünmezliğini edebiyat yoluyla görünür kılmasıdır. Sürgünler, köy boşaltmaları ve toplu infazlar; istatistik değil, insan hikâyesi olarak anlatılır.
Burada yazarın tavrı nettir:
Şiddet, etnik