-Klinikte zannedildiği üzere göçmenlere mecburi psikolojik hizmet verilmiyor, zihinsel ve bedensel ayıklama yapılıyor, seleksiyon deniyor buna ama doğal olanı değil. Göçmenlerin büyük kısmı psikolojik tedavi gerekçesiyle kısırlaştırılıyor. Hani barınaktaki hayvanlar üremesin diye kısırlaştırılır ya, aynısı. Hayvan, bildiğin hayvan, duydun mu?-
Esasında Azgar konuyu laf kalabalığına boğarken aklından geçen tam anlamıyla buydu, kuşkusuz sırlar tehlikelidir, hele sığınmacı yahut göçmenseniz. Onların sırları başka sırlarla örtmesi gerekir, evrenlerin başka evrenlerle örtüldüğü gibi.
Azgar ağzını yanaklarına uzatıp başını yana büktü, bunu yanıt vermemek için yapmıştı. Aksi hâlde şöyle demek istiyordu;
“Anne sana öfkemi dizginleyemiyorum, bir Türk’le evlenmek uğruna iki çocuğundan vazgeçen sana. Zavallı babam... Afganistan'dan kaçarken İran’ın kuru topraklarında ölen ve eti çürüyüp kemikleri sağa sola dağılmış adamın ruhunu titrettin, karıştığı toprağı irinli bataklığa çevirdin. İşin aslı eskiden ondan da nefret ederdim, artık o bir ölü, yaşadığı ve yaşattığı her şeyin diyetiyle kefaretini en sefil haliyle ödedi gitti, kapattı bütün defterleri. Benim içimdeki yaralar kapanmadı o ayrı. Yalan mı? Sessiz kalışıma bakma, bağırsam Afganistan toprakları titrer, ama susuyorum. Hep susacağım, sadece sana karşı olacak suskunluğum. Tıpkı babama hep sustuğum gibi. Terbiye mi diyordunuz siz buna? Terbiye evet, sevgi değil. Terbiye edeceğinize sevmeyi öğretseydiniz ya! Evlat yerine köle doğurup büyütmüş zavallı coğrafya kurbanları. Hatırla, sizler de köleydiniz öyle değil mi? Sizin atalarınız da. Hayatta en zor beceri, cahili cahil olmadığına, köleyi de köle olmadığına ikna etmektir. Ailelerin başına gelen felaketten her zaman önceki nesil sorumludur, neden yapışıp kaldınız köleliğe, neden geçmiş nesillerin karanlığını taşıyıp bize miras bıraktınız, neden ha? Neyse ki sana söyleyemediklerimi haykırabileceğim, yapamadıklarımı uygulayabileceğim yığınla insan dolu İstanbul. Burada da her taraf iğrenç iki ayaklılardan kaynıyor, hatta biriyle evlendin bile.”
Esasında değişmeyen yalnızca annesinin yaşamıydı galiba.
Kaçıp İstanbul’a geldikleri Afganistan’ın Herat şehrinde de şu bodrum kattan dahi berbat, toz toprak içindeki derme çatma tek odalı az eşyalı evde aynı şekilde bezgin yüzüyle çocuklarına dertlenir, baba ve çocuklar arasındaki sert bariyerleri yumuşatmaya çalışır, çoğu zaman tedirginlikle nasıl davranacağını bilemez ve şanslıysa günü aşağılama ve azar yiyerek kapatırdı.
Orada rahmetli babasıydı çoban, burada da üvey baba Tekin; iki çirkin ve ilkel adam, ezik bir kadın...
Annesi açısından hiçbir şey değişmemişti, hiçbir şey.
Anlatılması gerekenlerin anlatıldığı ancak anlaması gerekenlerin anlamadığı bir ülkeden kalkan otobüs Mars’a doğru yol alırken asılsız ihbarda bulunulmuş bir patlayıcının gerçek olabileceği ihtimalinin de hesap edilmesi gereken bir dalaveredir yaşam.
Ve okuyacaklarınız da bir parça öyle.