Genellikle dünyanın geri kalanıyla bir tür uyumsuzluk hissiyle başlıyorlardı. O zamanlarda, kendisinin evet, tam olarak kendi varlığının dünya için fazlalık olduğunu hissediyordu.
Sanki varoluşuyla dünyanın kusursuz dengesini bozuyordu. Kendini dünyanın yüzünde çıkmış bir sivilce, sağlıklı dokunun üzerindeki kanserli bir ur gibi hissediyordu.
Dünyada fazladan yalnızca bir kişi vardı. İşte onu felç eden his tam da buydu. Saklanabileceği, sığınabileceği, kendisine ait bir yer yoktu. Yatağa uzandığında, yatağın fikrini bozuyordu; bir o yana bir bu yana yürümeye çalıştığında, etrafindaki şeylerin huzurunu kaçırıyordu; konuştuğunda. zaten çoktan adlandırılmış sözler anlamını ve ağırlığinı yitiriyordu. Sesi kulağa hoş gelmeyen bir gürültü gibi çıkıyordu. Kendinden saklanamıyordu.
"Biz her şeyi keyifli yapmayı
yeğleriz."
"Ben keyif aramıyorum. Tanrı'yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum."
"Aslında," dedi Mustafa Mond, "siz mutsuz olma hakkını
istiyorsunuz."
"Öyle olsun," dedi Vahşi meydan okurcasına, "mutsuz
olma hakkını istiyorum."
"Eklemek gerekirse, ihtiyarlama, çirkinleşme ve iktidarsız kalma hakkını da istiyorsunuz; frengi ve kansere yakalanma haklarını, açlıktan nefesi kokma hakkını, sefil olma hakkını, sürekli yarın ne olacak korkusu içinde yaşama hakkını, tifoya yakalanma hakkını ve her türden ağza alınmaz acıyla işkence çekerek yaşama hakkını da istiyorsunuz."
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonunda Vahşi, "Hepsini istiyorum," dedi.
Mustafa Mond omuzlarını silkti. "Hepsi sizin olsun," dedi.