Geçen zamanın bir telafisi olmayışı gelip buluyor yine beni. Yılın son günlerini yaşadığımızdan olsa gerek bir burukluk bulaşıyor bakışlarımıza. Ama bir saniye; sadece burukluk değil, başka, başka şeyler de var o gözlerde. Yitip gittiğini sandıklarımız, boş bir defterin bir türlü dolmayan sayfaları, kırgınlıklar ve bize ait olmayan dünya görüşleri, sayıyla tekabül edilen adımlar âmâ gerçekten uzak, yarıda kalmış ümitlerimiz… Hepsini yazmaya ne gerek var, diyorum. Hem neden yazıyorum bunları? Suya yazmayı denediğimde pek de bir anlamı olmadığı kanaatine varmamış mıydım? Suya yazdığım zamanı bildiğinizi biliyorum; bilmekten ziyade bir kabul bu. Katlanamadığım şeyleri bir kabulle örtüyorum. Fani ömrüm böyle geçiyor, gerçek bir kabul bile değil. Ama anlıyorsunuz değil mi? Kelimeler arada içime bükülüyor, lütfen anlayın. Ya da anlamayın… Ne farkeder? Ölümüme yakın bir zamandan yazıyorum, uzun zamandır geçiyorlar zihnimden. Yanlış anlaşılmasın insan ölümüne hep yakındır zaten. Bir dakika önce bile daha uzaktım, şimdi daha yakın ve siz bunları okurken daha da yakın…
Zihnimin yolları nasıl da kıvrımlı, yazdıklarım da bu yüzden bükülüyor, yani kırılıyor. Kırık bir bardaktan su içmeyi denediniz mi siz hiç? Kırık bardak değil ama yanlış oldu; kırık bir hayalden. Bir parçasını alıyorum elime; sivri uçlarına takılıyor gözüm. Başka türlü de kırılabilirdi, gibi saçma bir cümle geçiriyorum içimden. Hiç kırılmasa olmaz mıydı? Bir zamanlar koltukta uyuyakaldığımızda annemizin yumuşak sesiyle “Hadi kalk yerine yat.” demesi üzerine tüm uzuvlarımızın harekete geçişini anımsayıp, o parçalara da aynı şeyi söylüyorum. Ya da düşüp üst dişini kıran çocuğun ağrıdan önce yerdeki dişine ve kana takılan gözlerini yerden ilk kim kaldırdı sorusu beliriyor zihnimde. Dişini yerden alıp kaldırmış