Ne varsa, kendincedir...
Ve senin, üzerinde bin bir düşünce, günden.
Oynaşır hatıranla, kalbinle, ümidlerinle.
Her şey düşünmektedir seninle.
Birden, bir rüzgar eser, sana doğru, senden...
Seninle çoğalmaya başlar kendisiyle bitenler.
Hatırlayan ellerinle, unutmayan gözlerinle...
İstanbul, yangınları severdi...
İstanbul, tarihini yazan yangınları severdi. İster inanın, ister inanmayın. İstanbul bir zamanlar baştan aşağı yangın demekti. Bir zamanlar ahşap şehir her yeni yangınla önce acıya sarınıp yerle bir olur, sonra sevince bürünüp yeniden dikilirdi.
Bir oyun gibi...
Acımasız çocukların, vahşi çocukların şuursuz ama bir o kadar da eğlenceli oyunu gibi.
Bu, yüzyıllarca böyle sürüp gitti. Ta ki, geçen yüzyıla beton yüzyılına kadar. Ahşap egemenliğinin yıkılıp, taş, tuğla cumhuriyetlerinin kuruluşuna kadar.
Artık yangınlar şehri yıkmıyor. Artık yangınlar insanları yutuyor. Tıpkı şehri yıkmayan, insanları yataklarında uyurken zehirleyip, kavurup öldüren o kalleş bombalar gibi.
Yangın çıkınca artık bir mahalle yok olmuyor, binalar küle dönmüyor, sadece insanlar ölüyor...