"Dizlerimin üzerine çökmüş, kollarımla kendimi sarmıştım, sanki orada kaybolmazsam hala bir parçamı tutabilirmişim gibi. Ağlıyordum...
Kontrolsüzce...
İçimden çıkan sesler boğuktu, boğazımı yırtıyordu. Sanki ciğerlerim ağlıyordu da ben sadece buna aracılık ediyordum. Ne yapacağımı bilmiyordum. Kaçacak bir yer, sığınacak bir kişi, tutunacak tek bir doğru kalmamıştı. Sanki herkes gitmişti ve ben bir çölün ortasında, sonsuz bir yalnızlığın tam kalbinde kalmıştım.
Her şey kuruyordu içimde.
Umut, güven, anılar...
Sanki içimde bir kuraklık başlamıştı ve ben gözyaşlarımla o kurumuş toprağı sulamaya çalışıyordum. Ama faydasızdı.
Avuçlarımı gözlerime bastırdım. Bastırdıkça içimdeki acıyı durdurabileceğimi sandım. Ama acı sadece kalbimde değildi.
Beynimde büyüyen bir ur gibiydi. İnce, sinsice, sessizce. Ben fark etmeden büyümüştü.
Kalbim amansızca çırpınıyordu. Göğüs kafesime vurduğu her darbede sarsılıyordum. Oturduğum yerden kalkıp camın önüne gelmem saniyeler sürdü. Nefes alamıyordum. Soluğum ciğerlerime ulaşmadan dışarı çıkıyordu, ölüm etrafımda kol geziyordu. Her an beni kolumdan yakalayacak ve karanlığa esir edecekti sanki. Soğukluğunu hissediyordum.
Dizlerimin bağı çözülmeden hemen önce kendimi aynanın önündeki pufa bıraktım. Yıkılır gibi.
Başımı yavaşça kaldırdım. Aynaya baktım..."