İnsanoğlu merak eder. Olayı budur. Merak sonucu icatlar yapar, denklemler kurar ve çözer, önüne gelen her şeyi didik didik inceler. Merak edip peşine düştüğü her şeyi de çözüme kavuşturur. Peki, insanoğlunun en çok merak ettiği ve bir türlü merakını gideremediği konu nedir? Bu hayattan sonra ne geleceği, elbette. Bu konuda korku ve merak eşdeğerdir. Ölüm sonrası ne olacağını merak ederiz, fakat cevaba ulaşmak da bizi bir o kadar korkutur. Bilim ve dinle açıklamaya çalışırız, her ne kadar her insanın bu konuda kendine göre bir inancı olsa da, bu hayattan sonra sırada neyin olduğu sorusuna kesin bir cevap veremeyiz. Bu yüzdendir ki, bu konuda yapılan çalışmalar ilgimizi çeker. Bilim insanlarının araştırmalara dayalı açıklamaları, din adamlarının inançlara dayalı çözümleri ve bunun gibi şeyler merakımızı çeler. Bir de her şey için olduğu gibi, bu konu için de üretilen kurgular var. Elbette, bu konu hakkında yapılan tahminleri de kurgu çerçevesine yerleştirebiliriz, fakat burada bahsettiğimiz sanatsal bir kaygı güden kurgu. Ölümden sonra yaşamı konu alan bir çok eser sayabiliriz, kurgu dışı olan eserleri de dahil edersek bu sayı iyice artar. Halihazırda bu kadar eser varken, bu konu hakkında yazılan yeni bir eserin bunların arasından sivrilmek için sağlam bir merak unsuruna ihtiyacı vardır. Patrick Ness, kurgusuyla bu merak unsuruna gayet yerinde ve güzel başlamış diyebilirim. Fakat, merak uyandırmak çok hoşuna gittiyse demek ki, kitap soru işaretlerine doyamamış.
Dizilerde belli bir merak dengesi vardır. Her bölümde aynı bir film gibi merak unsuru oluşturulur, ortalara doğru işler sarpa sarar, bölüm sonunda merak unsuru zirve yapar ve bizi ağzımız açık bir şekilde bir hafta sonraki bölümü beklemeye davet eder. Bir hafta sonraki bölümde ise, önceki bölümün final