Görüyorum ki her şeyi kendi başınıza yapmayı tercih ediyorsunuz. Ama erkekleri size yardım etme zevkinden mahrum bırakmış olmuyor musunuz?" dedi.
"Her ikimizin de bildiği gibi erkeklerin verdiği her hizmet kadınların sağlığına iyi gelmiyor!"
"Size eş olacak erkeğin uzun bir eğitimden geçmesi gerekecek. Tüm bir yaşam boyunca edinilen alışkanlıklar kolay kolay bırakılamaz."
"Evlenmek mi? Hayır, hiç de bana göre değil! Size söylemiştim. Belki yarızamanlı bir evlilik bana uygun olabilir, ama bundan daha bağlayıcı olmamalı."
Niceleri kendi zincirlerini çözemezler de, dostlarının azatçısıdırlar.
Kendi alevinle yakmaya hazır olmalısın kendini: Önce kül olmadan nasıl yeni olabilirsin ki?
Bekle Beni , yalnızca iki insanın birbirine tutunma hikâyesi değil; aynı zamanda bir coğrafyanın, bir toplumun ve bir çağın bütün yaralarını içinde taşıyan büyük bir iç hesaplaşma romanı. Livaneli, Selim ile Leyla’nın hikâyesini anlatırken aslında hepimize şu soruyu sorduruyor: Bir insanın kalbi, bir ülkenin tarihini ne kadar kaldırabilir?
Romanın ilk sayfasından son satırına kadar belirgin olan bir şey varsa, o da şudur: Beklemek burada pasif bir eylem değil. Leyla’nın bekleyişi, Selim’in direnişiyle aynı kökten beslenen bir umut biçimi, bir inat, bir hayatta kalma yöntemidir. Bu bekleyiş, sevginin sessiz bir sadakati değil; aksine dünyanın bütün gürültüsüne karşı duyulan bir kararlılık çığlığıdır. Roman, işkencelerin, tutuklamaların, sürgünlerin gölgesinde bile insanın içindeki ışığın söndürülmediğini hatırlatır.
Zülfü Livaneli , dönem Türkiye’sini yalnızca tarihsel bir arka plan olarak kullanmıyor; o dönemi karakterlerin ruhuna işliyor. Selim’in düşünceleri, Leyla’nın umudu, ülkedeki siyasi çalkantılarla aynı ritimde atıyor. Böylece roman, aşk ile adalet, birey ile toplum, umut ile karanlık arasında kurulan dev bir köprüye dönüşüyor.
Bekle Beni , okura şu gerçeği fısıldıyor:
Bir insanı sevmenin ağırlığı, bazen bir ülkeyi sırtlamaktan daha hafif değildir.
Çünkü aşk burada yalnızca romantik bir duygu değil; bir direniş biçimi, bir ses, bir adalet talebi, bir yarım kalmışlık hissi, bir tamamlanma çabasıdır.
Romanın asıl büyüsü, okuru hem geçmişle yüzleştirmesinde hem de bugünün karanlığına karşı içsel bir ışık uyandırmasında yatıyor. Zülfü Livaneli , “beklemek” eylemini, sadece bir kavuşma arzusu olmaktan çıkarıp, insanın kendisiyle olan en derin sınavına dönüştürüyor. Bu sınavdan geçen yalnız Selim ya da Leyla değil; aslında biziz.
Kitabı bitirdiğinizde, kanınızda dolaşan duygu
Bekle BeniZülfü Livaneli · Can Yayınları · 202518,3bin okunma