Kırk Sekiz Yılın Yorgunluğu
Bazılarına bakıyorum sanki rüzgâr onları taşıyor hedeflerine doğru. Çaba yok, ter yok, sadece akış. Ben mi? Ben her adımı kazıyorum toprağa, tırnaklarımla.
Kırk sekiz yıldır böyle.
Mükemmel olmadan yola çıkamam, mükemmel olmadan teslim edemem, mükemmel olmadan nefes bile alamam gibi hissederim bazen. Ve ulaşıyorum evet, ulaşıyorum. Ama varış yerine geldiğimde içimde kutlayan biri yok; sadece oturan, omuzları düşmüş, yorgun bir kadın var.
Gıpta değil aslında hissettiğim. Belki de sadece merak ediyorum: Onlar neyi biliyor da ben bilmiyorum? Yoksa ben fazla mı taşıyorum hem yükü, hem de yükü taşıma sorumluluğunu?
Belki de mükemmellik benim zırhım. Düşmeyi engelliyor. Ama aynı zamanda uçmayı da.
Birini tanıdığını sandığın o uzun yıllar, tek bir gerçeğin karşısında dağılır. Ve o an anlarsın ki, en derin hayal kırıklıkları tanıdığını sandığın yabancılardan gelir.
Bugün kütüphanede tamamen rastgele iki kitap seçtim. Ne yazarlarını tanıyordum, ne de içeriklerinden haberim vardı. Sadece içgüdüsel bir şekilde elim raflara uzandı. Eve geldiğimde kitapları karıştırınca fark ettim: Biri, II. Dünya Savaşı’nda zulüm gören Yahudi çocukların hikâyesini anlatıyordu. Diğeri ise, nesiller boyunca yerinden edilen bir Filistinli ailenin dramını…
O an içimde bir şeyler sustu, bir şeyler de derinden konuşmaya başladı. Savaşlar, sürgünler, ötekileştirme… Hepsi birer insanlık yarası. Ve ben sadece şunu düşündüm: İnsan olmak neden bu kadar zor? Neden kimlikler üzerinden acılar yaşanıyor? Oysa kimse nerede, kim olarak doğacağını seçmiyor. Hepimiz aynı gökyüzünün altında birer beden, birer kalp, birer umutla geliyoruz bu dünyaya.
Ben sadece insan olarak yaşamak istiyorum. Ne ötekileştirerek, ne yargılayarak, sadece anlayarak ve hissederek…
Belki bu kitapları ben seçmedim. Belki onlar beni buldu. Hatırlatmak için: Hepimiz biriz, ve insan kalabilmek en büyük erdem.