"Küçük Hanım'cığım; kendini harap ediyorsun. Ölenle ölünmez ki... Hem biraz beni dinle! Bak, bir şey söyleyeceğim!"
İnsanda en büyük acıya bile üstün olan "merak" hissini tanıyacak kadar artistmiş gibi konağın kalfası Süheylâ'nın ağlamasını "birşey söyleyeceğim"deki ibhamla durdurdu: Süheylâ susmuş, dinliyordu: "Mahalle imamı cenazeye gelmiyormuş!"
Ölümden daha korkunç şey vardı, ölümün ayak sesi! Gelen ölümün kendisi görünmeden duvara vuran gölgesi! İhtiyarlık bu gölgeydi, bu sesti! "İhtiyar" misafirlikte çok oturan adamdı; onunla artık konuşmayacaklar, ne vakit gidecek diye bekleyen gözlerle ona bakacaklardı. "İhtiyar"a edilen hürmetler bile, gittiği yerde oturmasın diye insanların onunla ayakta görüşmeleriydi. "İhtiyar" güzel ölmekten bile mahrumdu. Adnan'ın demin yaktığı kibrit bile sönerken boynunu bu kadar hazin bükmedi. Cenazesini taşıyanlar bile onu değil başka şeyler konuşacaklar, ağlayan bile olsa ölüye değil, ölüme ağlayacaktı. Bu kadar merhametsiz bir ölüm ne büyük cezadır! Çok yaşamak bu derece büyük bir kabahat mi?
Hayatında yalnız sanat heyecanı kalan Adnan'a kuvvet vermek için Süheylâ, "Yanılıyorsun Adnan" dedi. "Hayatımızda tek doğru şey sanattır. Hayattan bile kuvvetli olan sanat! Görüyor musun? Dışarıda ehemmiyet vermeyerek görüp geçtiğimiz şeylere sahnede ağlıyoruz."