Mermer Yalı'daki günleri düşündü. Birer insan gibi ayrı ayrı yüzleri olan günler!.. Şimdi anlıyordu: "Zengin insan", "günleri birbirine benzemeyen insan"dı.
Fenalaşıyordu.. Parayı bu kadar yakından tanımasaydı, ne kadar bahtiyar olacaktı. Para, başkasında anlaşılmıyordu: Parayı insan kendinde anlıyordu. Paraya, anlamayarak uzaktan baktığı eski günlerine imrendi.
"Şimdilik" gene her günkü gibi yaşamalıydı; hem "dünyanın her tarafında bu böyleydi.": "Mesut olmak istiyor musun, saadetini muayene etmeyeceksin." Gözlerini kapamazsa, kimse hayatta güzel rüya göremezdi. Adnan da servetine dikkatle bakmaktan vazgeçiyor, çok zengin adamlar gibi onun da gündüzleri, gece vakalarıyla doluyordu: Uyku, içki, oyun, kadın.
"Görmüyor musun? Ahmet Rıza'nın Paris'teki yamalı ceketini hâlâ alkışlıyorlar; Talat'a bak, Edirne'de giydiği sarı kaputunu hâlâ çıkarmadı, hâlâ asker tütünü içiyor. Uzağa gitmeye ne hacet? İşte Sultan Hamit... Ne sayede sağ kaldı? Burnunun sayesinde!.. Gazeteler her gün burnuna kandil asmakla meşgul. Biri çıkıp da, 'Bizim bir Mısır'ımız vardı, bir Bosna Hersek'imiz vardı, bir Şarkî Rumeli'miz vardı; ne oldu?' diye hesap soruyor mu? Sormuyorlar, neden? Çünkü halk fikriyle değil, gözüyle görür de ondan! Çünkü Şarkî Rumeli'ningin gittiğini on fikiri görür, Abdülhamit'in uzun burnunu göz görür de ondan!..Sizin de yaptığınız bu inkılaba, bu ehrama bakmayacaklar; rubanız kaç tane? Eviniz kaç katlı? Onu sayacaklar.