1,5 yıl aradan sonra Ferrante ile yeniden buluşma. Anlatımda çıplaklık deyince aklıma gelen ilk isim elbette Annie Ernaux. Fakat Elena Ferrante ile tanışmamız Ernaux’ dan da önceye dayanıyor ve bu denli yalın ve çıplak bir anlatımı ilk onda keşfetmiştim. Yani Napoli romanlarını okurken. Yaklaşık 3000 sayfalık seriyi soluksuz bitirmiştim ve hayatım bir daha eskisi gibi olmamıştı. Ferrante okumak demek, olayları, olguları, insanları iliklerine kadar apaçık bir şekilde görmek demekti.
Bu kitap için Napoli romanlarının çıkış noktası diye bir cümle kurulmuş. Bu ifadeden tam olarak ne anlam çıkarmam gerektiğini bilmiyorum, bu yüzden ben kendi yorumumu yapacağım. İlk Yayın tarihine bakılırsa Napoli romanlarından sonra yayınlanmış bir eser. Bu durumda şu cümleyi kuracağım; yazarın sanki ifade etmek isteyip de unuttuğu bir kaç duygu kalmış ve bu kitabı yazarak onları da dış dünyaya salıvermiş. Kitap birebir Napoli dörtlemesinin yaşattığı hissi yaşatıyor, sanki ordaki duyguların bir özeti bir hatırlatıcısı gibi. Yani yazar yeni bişey ortaya koymamış, kelimenin tam anlamıyla kendini tekrarlamış. “Kendini tekrarlamak” deyiminin kulak tırmalayan bir tınısı olsa da Ferrante’de bunu görmeyi seviyorum. Bir ömür benzer şeyleri söyleyip dursa, bir ömür oturur okurum. Çünkü bir insanın içi resmetmekle bitmez, yaşadıkça yeni renkler çıkar ortaya, desenlerin şekli değişir durur. Ferrante tam olarak bunu yapıyor, kahramanların içini olduğu gibi dışına çeviriyor ve başlıyor anlatmaya.
Gelelim kitaba. Eşinden boşanmış iki kız annesi 48 yaşında Akademisyen bir kadın Leda. Kızlarını Kanada’ya babalarının yanına göndermiş, yalnız yaşamaya başlamış, hayatını kariyerini kendi halinde yürütmekte olan bir kadın. Bu yaşamöyküsü Napoli dörtlemesini okuyan biri için hiç de yabancı değildir. Leda bir