Geleneksel yıl sonu konuşması yapma zamanım gelmiş. O klişe cümleyi kuracağım yine: bir yıl ne kadar da çabuk geçmiş. Konuşacak çok şey var elbette ama ben yalnızca okurluk serüvenimin ilerlediği sokağa pencere açacağım.
100 kitap okumayı hedeflemiştim bu sene. Fakat seneyi 87 kitap ile bitiriyorum. Ajandama hedefimi not düşerken “bu sene yine çok okuyabilirsin ama daha çok hayata da karışabilirsin” yazmışım. Geriye dönüp baktığımda daha az okuma sebebimin daha çok hayata karışmak olduğunu görüyorum. Aferin bana! Okumak çok şeydir ama hayat da kitaplardan ibaret değildir.
Okuma listemde hayli hacimli romanlara da yer verdim bu sene. O elime almaya hep korktuğum, adeta bir olgunluk sınavı gibi gördüğüm Yüzyıllık Yalnızlık’ı serüvenime kattım. On yılları aramdan çekip Alman gazeteci Sebastian Haffner ile derin bir bağ kurdum. Sonra Bernhard Schlink’in Okuyucu romanı ile belki hiç kapanmayacak bir pencere açtım hayatımda. Ayfer Tunç ile ilişkimi derinleştirdim. Beni yutuverecek bir dehliz gibi gördüğüm Kayıp Zamanın İzinde serisine ilk kitabı ile şöyle bir giriş yaptım. Yan Lianke vesilesi ile köşe bucak kaçtığım Çin Edebiyatıyla tanıştım falan filan.
Lafın kısası, beni dönüştüren bir yolculuktu, her zamanki gibi.
Edebiyatın derin sularına gömüldükçe gömüldüm yine bu sene. 2023’ün ortalarından itibaren uyanmaya başlayan kurmaca tutkum -önceleri yalnızca kurgu dışı okurdum- bu sene de güçlenerek büyüdü. Hevesimi kaybetmek bir yana yeni tanışacağım yazar ve kitapların heyecanından içim kıpır kıpır. Fakat bir yandan da bir yorgunluk hissediyorum. Sevdiğim yazarların yeni çıkan veya dilimize ilk kez çevrilen kitaplarını okuma hevesimin, merak duygumun kamçıladığı maymun iştahlılığımın zihnimde yarattığı baskının yorgunluğu. Eski klasikleri, Shakespeare’i, batı edebiyatının